15 Aralık 2012 Cumartesi

KARARTMA TEKNİĞİ

 Avanos çömlekçiliği ve seramikleri hakkında yazılmış bir takım tezler, staj raporları ve makaleler mevcut iken ben burada, daha sade ve özgür bir dil kullarak, deneyimlerimi aktarmayı tercih ettim. Aklımda kalan bilgileri unutmadan kaydetmek için, gezi notları tadındaki bu yazıyı yazmaya yıllar sonra başladım. Bir seramikçi olarak Avanos'a ilk kez 1995 yılının ılık bir ilk bahar günü gittim. Yolculuk sırasında yanımda okul arkadaşım Sibel Baltacı da vardı. Kendisi bir kaç yıl önce stajını Avanos'ta yapmıştı. Sibel staj anılarını anlattıkça, bir seramikçi olarak Kapadokya Bölgesindeki Avanos'u mutlaka görmem gerektiğine karar vermiştim. O zamanlar İstanbul Topkapı'da Anadolu Otogar'ı denen bir keşmekeş vardı. İsmail Ayaz otobüs firması ile ilk hareket noktam olan Topkapı'dan yola çıkıp, Harem'de Sibel'le buluşup yola  devam ettim. Avanos'a vardığımda ilk kez bu denli kıraç bir iklim ve coğrafya ile karşılaştığımı hatırlıyorum. Görebildiğim yegane su, bulanık akan Kızılırmak nehriydi. Ömrüm boyunca görmeye alışkın olduğum Boğaz'ın maviliklerinden eser yoktu ama hiç değilse su vardı ve su hayattı. Antik Yunanda adı Halys olan Kızılırmak da bu bölgeye yüzyıllardır hayat getiriyordu.   Hititler'in Maraššantiya adını verdikleri bu nehir çömlekçiler için yüz yıllardır bir hayat kaynağı durumundaydı. Nehir tarafından şekillendirilen ve seramik üretimine elverişli olan bu topraklar, Avanos'ta da çömlekçiliğin gelişmesi için uygun bir zemin hazırlamıştı. Avanos'ta yaşadıkça Anadolu'nun bu en uzun nehrine alıştığımı ve hatta tuhaf bir şekilde sevmeye başladığımı fark ettim.

Vardığımız ikinci gün Avanos'ta pek çok ustayı yetiştirmiş olan Ahmet Taşkıran'ın atölyesi gittik. Kendisi bizi bekliyordu ve yola çıkmadan önce yanımızda kendisi için getirdiğimiz bir çuval boraksı ve bir kaç kilo krom nikel teli bekliyordu. Bu malzemelerle deneysel çalışmalarını devam ettirebilecekti. Avanos'ta geleneksel üretim sürecinde seramikler sırlanmazdı. Babacan tavırlı ve kısa sürede gözümüzde amcalığa terfi eden Ahmet Taşkıran, namı diğer "Baş Usta", bize deneme yanılma yoluyla elde ettiği sırlama becerilerini ve yönteklerini anlttıkça, kendisini hayranlıkla dinliyordum. Hurda kamyon akülerin parçalayarak içinden çıkardığı kurşunu ve bunu tavada kavurarak mürdesenk haline getirişini anlatması, kendisine bir simyacı gibi yaklaşmam gereğini hissettirmişti. Meydanda abisinin şekillendirdiği heykelin altında kahvede oturup sohbet ederken, zaman zaman zevkten tüylerim diken diken olarak, aklıma dahi gelemeyecek şeyleri gerçekleştirdiğini dinlemek bana büyük bir haz veriyordu. Sanırım "teneker" kelimesini yıllar sonra yeniden anlattığı hikeyelerin birinde duyuyordum. Teneker aslında borakstı. Kendisine getirdiğimiz bir çuval boraksı sır hammaddesi olarak kullanacaktı ve aslında bu sohbetler sırasında kısa hikayelerle karışık, bana "cila" dediği sır formüllerini veriyordu. "Falanca ölçü rakı şişesi kırığı, filanca ölçü teneker, bir tutam tebeşir, birazcık  da mürdesenk, cila tamam oldu işte". Bu şeffaf sırın formülüydü. Formüldeki kelimelerin bazılarını, 70'li yıllarda altın kaynağı yapan dedem Memet Usta'dan duyduğumu hatırladım. Nişadır, kezzap hep yıllar öncesinden hafızamda kalmıştı.
 
Ahmet Taşkıranla geçirdiğimiz günler zarfında, kısa sürede kendisinin bir nevi çırağı olmuştuk. Bu arada kendi çalışmalarımızı ve ilginç fikirlerimizi de hayata geçirmeye çalışıyorduk.   Burada kaldığım süre içinde pek çok önemli çömlekçi ustası ile tanışma ve atölyelerini ziyaret etme fırsatı da buldum. Çalışırken onları izledim, öğrettiklerini öğrenmeye çalıştım. Bunların benim için en önemlileri ise Büyük Mehmet Körükçü ve Küçük Mehmet Körükçü ustalardı. Ne tesadüftür ki her ikisinin de ad ve soyadları aynı ve kardeş değillerdi. "Büyük-Küçük" ayrımı ise hitabeti  kolaylaştırdığından, bunu yaşlarına uygun bir ön ek olarak kullanıyorduk ki bu durum herkes için (Avanoslu'lar için de) en pratik çözümdü. Belediye kararı gereğince şehir merkezinde fırın yakmak yasaklandığından, Ahmet Taşkıran ve bazı büyük üreticiler atölyelerini, sanayi bölgesine taşımışlardı. Daha küçük çapta üretim yapan ve daha ziyade turistik üretici konumundakiler ise şehirdeki küçük atölyelerinde çalışmaya devam ediyorlardı. Küçük ve zararsız fırınlarını ise akşam saatlerinde yakmayı tercih ediyorlardı. Mehmet Körükçü ustaların her ikisi de, şehirdeki küçük atölyelerinde üretim yapmayı tercih edenler arasındaydı. Dolayısı ile atölyelere daha çok gelen giden oluyor, yabancı turistlerle tanışma ve konuşma fırsatı bulabiliyordum. Çoğunluğu Fransız ve Japon turistlerin olduğu kafilelerden yolunu kaybeden bir kaç şanssız turistle tanışarak bir kaçına çömlekçi tornası kullandırma deneyimi bile yaşadım. Özellikle Japonlar çok komik oluyorlardı. Hele genç bir Japon oturmaya bile gerek duymadan ayakta çömlek çekip kendi kendine konuşuyor, ilginç mimikler eşliğinde tuhaf sesler çıkararak (misal:AREE) azimle ve üçüncü denemesinde basit bir çanağı şekillendirebiliyordu. Çalışmalarımızı tamamlayıp, yaklaşık 1 ay aynı atölyede çalıştıktan sonra, İstanbul'a dönmeye karar verdik. Sonunda tezgahta düzgün bir üzlük (bir tür yoğurt veya ayran kabı) yapmayı becerebilmiştim.

Tekniği açıklamaya başlamadan Önce kısaca K.Mehmet Körükçü'den de bahsetmek istiyorum. Kendisi turistik tabir edilen geleneksel Hatti ve Hitit formlarını ve diğerlerini en başarılı ve detaylı şekillendirebilen, şimdiye dek gördüğüm eli en hızlı ve pratik üretim yapabilen ustadır. Detaycılık, disiplin, işçilik ve kaliteye verdiği önem tüm ürünlerinde görülebilir. En iyi gaga ağızlı ve simit gövdeli formu kendisinin üretebildiğini iddia etmişimdir. Bu iddiamda haklı olduğumu da düşünüyorum. Özellikle gaga ağızlı testinin 15 cm. olanından 1 metreden daha uzun olanına dek üretebilen ve bu üretimi çok hafif bir seramiğe dönüştürebilen yegane usta.  Bu açıkama biraz ekşi sözlük maddesi gibi oldu fakat, kendisini son görüşümde yeni merakı olan udu ve dümbeleğe sarmıştı. Fevkalade örnekleri gayet iyi fiyatlara İstanbul'a pazarlaması, diğer çömlekçilerin de gözünü açmıştı fakat malesef diğer üreticilerin üretimleri aynı kalitede değil . Üretimdeki bu değişim ve pazarlamanın İstanbul'a kayması iddiamı doğrulamakta.

5. tür Avanos tepme tezgahı
Prof.Güngör Güner, Anadolu'da yaşamakta olan ilkel çömlekçilik adlı kitabında Avanos'ta kullanılan çömlekçi tornasını 5. tür tezgah olarak adlandırmıştır. Günümüzde atölyeler tepme tezgah da denen bu çömlekçi çarklarını turistik gösteriler dışında kullanmayı artık pek tercih etmiyorlar. Elektirikli torna Mehmet Körükçü gibi seri çalışan ustalar için önemli bir kolaylık sağlamış durumda.

Konu başlığı olan "Karartma Tekniği" B.Mehmet Körükçü'nün bana öğrettiği ve aslında basit bir redüksiyon denebilecek  teknikti. Bu teknikle üretilen seramiklere kara mal diyorlar ve satış fiyatını da sırf büyüzden ikiye hatta üçe katlıyorlardı. Bu kara mallar mutlaka perdahlı seramiklere uygulanıyor, redüksiyonun oluşturduğu siyah etki perdahla güçlendiriliyordu. Standart pişirime göre nispeten daha zahmetli ve riskli olduğundan, redüksiyon işlemi için seramiklerin de fırından sıcakken çıkartılması gerektiğinden, çömlekçiler çoğunlukla bu riske girmek istemiyor ve bu durum da, bu tür seramiklerin az üretilmesine neden oluyordu. 1997 yılındaki ikinci Avanos seferimden sonra, 1999 yılında üçüncü kez yine geldim. Bu kez ağırlıklı olarak B.Mehmet Körükçü Usta ile çalışıyordum. Çarşıdaki dükkanların bazılarında yüksek fiyata satılan siyah ve kısmen alacalı çömlekleri görüp ne olduklarını sorduğumda, bana istersem bunlardan yapabileceğimizi söylemişti. İşte o an heyecandan yine tüylerim diken diken olmuştu. Bu noktada kısaca ve adım adım karatma tekniğini açıklamak istiyorum.
 
B.Mehmet Körükçü fırını yakarken
Uygulamanın orta ve küçük boyutlu fırınlarda gerekleştirilmesi sağlıklı olur. Ölçü vermek gerekirse fırının 1 metre küp ve altı tercih edilmeli. Çünki pişecek seramikler fırın içinde üst üste yığılarak istifleniyor. Karartma yapılacak olanlar ise fırın bacasından en rahat dışarı alınabilecek şekilde yerleştirilmeliler. Pişirim tamamlandığında, derecenin geldiğini, çömleklerin akkor olmasını gözleyerek anlıyoruz. Aslında bu sıcaklıktaki seramiğe çıplak gözle bakmak doğru değil ama önemseyen mi var sanki yıllardır aynı şeyleri tekrar ederek bu güne dek gelmişler. Karartılacak seramikler kanca yada maşa ile fırın bacasından dışarı alınmadan önce kapaklı bir metal kap içerisinde redüksiyon için kullanılacak organik malzemeler yerleştirilir. Bir miktarı da en son seramiklerin üzerlerini tamamen kapatmak için ayrılır. Biz hazırda olduğu için yağ tenekesi kullanmayı tercih ettik ve içinde sırasıyla her sefrede farklı olmak üzere ince talaş, ince saman ve kömür tozu kullandım. Toplam 3 farklı deneme gerçekleştirdim.
 
Seramikler çıkartılmadan önce bacadan görünmleri
İlk denemede içerisine talaş yerleştirdiğim yağ tenekesine fırın bacasından akkor halde iken aldığımız seramikleri hızlıca doldurduk. Yaklaşık 10 cm. boşluk kalacak şekilde seramikleri tenekeye yerleştirip, üzerlerini tamamen artan talaşla kapladık. Tenekenin ağzını da ağır ve muhkem bir kapakla kapatıp bir gece soğumaya bıraktık. Soğuma süresi yaklaşık 10-12 saat yeterli oluyor. Bu sürede sıcak seramikler yanıcı organik malzeme ile buluşup yanma sonucu ortaya karbon çıkartıyor ve bu karbon da seramiğe hapsoluyor. Bu durum redüksiyon değil de nedir ki? Böylece kırmızı zeminli seramik siyaha dönüşüyor. Eğer talaşa gömülen seramik bir yerden hava alır ya da yeterince üzeri örtülmez ise, o kısımda alacalı bölgeler oluşuyor ki bu görüntü de çok artistik bir etki oluşturmakta. Sırf meraktan bu seramiklerin bazılarını kırarak kesitlerini de inceledim. Redüksiyon süresinin uzunluğuna bağlı olarak kesit rengi de griden siyaha kadar değişmekte. Sonuçta bünye içten ve dıştan karbonla siyahlaşmakta. Eğer bu siyahlaşan seramikleri tekrar pişirir ve redüksiyon yapılmazsa yeniden kırmızı seramiğe dönüşmekte.
 

Perdahsız ve kısmen redüklenmiş kylix
Fotoğraf: Aykan Özener
Redüksiyonu üç farklı yanıcı ile denedikten sonra en başarılı parlak ve doygun siyah etkiyi  saman ile elde ettim. İkinci sırada talaş yer aldı ve en kötü etki de elenmiş kömür tozuyla elde ettim. Çalışmalarım sonucunda antik yunan formlarından replikalar üreterek bunları farklı organik malzemelerle kararttım (redükledim). Perdahsız örneklerde de deneme yaptım ve çok başarısız bir etki oluştuğunu saptadım. İzlenimlerim sonucu turistlerin, doğal oluşları nedeniyle ile kısmen lekeli olan alacalı seramikleri tercih ettiklerini de fark ettim. Redüksiyon sonucunda tamamen siyahlaşmış seramiklerin sentetik boyalarla renklendirilmiş olabileceği şüphesi ile, alacalı olan seramikleri tamamen siyah olanlara yeğliyorlardı. Süreç olarak hem eğlenceli hem de bilgilendirici bir uygulama olan karartma tekniği, açık bir alanda üretim yapma şansı olan her seramikçi tarafından rahatlıkla denenebilir. Bahçeli bir atölye, ya da havalandırmalı kapalı bir atölyede bile uygulanabilir. Yalnız kullanılan fırının odunlu veya gazlı fırın olması tercih edilmeli. Elektrikli fırında da uygulanabilir fakat rezistans telleri zarar görecektir. Eğer elektrikli fırının içi ceketli ve teller korunaklı ise bu fırınlar da rahatlıkla kullanılabilir. Görselliği yüksek iyi sonuç elde etmemek ise imkansız.
 
Perdahlı olup, redüksiyona uğrayan ve uğramayan aryballosların yüzey farkı
Fotoğraf: Aykan Özener

Perdahlı ve perdahsız lekhytos yüzeylerinde redüksiyonun etkisi
Fotoğraf: Aykan Özener

Amphoriskosta başarılı bir perdah ve redüksiyon
Fotoğraf: Aykan Özener

Aryballosta başarılı bir perdah ve redüksiyon.
Fotoğraf: Aykan Özener
Bu makalede kullanılan bilgi ve fotoğraflar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
KAYNAKÇA:
-GÜNER Güngör, Anadolu’da Yaşamakta Olan İlkel Çömlekçilik (1988), Ak Yayınları Kültür Serisi, İstanbul

13 Aralık 2012 Perşembe

YAZILI KAYITLARDA, HAVVA'DAN ÖNCE İNANNA VARDI

Seramik İnanna rölyefi, Eski Babil (M.Ö. 19-18. yy.), h=49,5 cm.
http://en.wikipedia.org/wiki/File:British_Museum_Queen_of_the_Night.jpg
http://goddessinspired.files.wordpress.com/2012/06/inanna-descent.jpg
Günümüzde yer yüzündeki yaşantımıza ve konumumuza ulaşana dek geçirdiğimiz gelişim ve geçmiş kültürlere ait veriler, yazının icadıyla birlikte kayıt altına alınmıştır. Eski uygarlıklar pek çok alanda ilklerin temelini atarak, varlıklarını bir şekilde günümüze dek aktarabilmeyi başarmışlardır. Teknolojiye ve modern çağa rağmen, kılık ve kabuk değiştirerek kendinden olanları binlerce yıl sonrasına taşıyabilmek gerçekten çok derinlerde ve sağlam atılmış temellere sahip oluşun göstergesi değil midir? Günümüzde din, inanç, mucize adı altında bizlere sunulanlar, bilgelerden duyduklarımız, efsaneler, mitler... Tüm bunların farklı coğrafyalarda benzer niteliklere sahip oluşu, ortak bir atadan, başlangıçtan ya da fikirden türemiş olduğunu mu ispatlar? Bu tip yorumlara girişmek tabi ki kendi adıma uğraştığım bir mevzu olamaz fakat seramik üretme geleneğinin bir noktasında karşılaşılan ve adına İnanna denilen dişi varlık, kökleri çok derinlere uzanışı, ilklerden oluşu ile gerçekten üzerinde durulması gereken bir şahsiyet. Dinler tarihi araştırıcıları Yahudilik, Hırstiyanlık ve Müslümanlığın kutsal kitapların tümünde olduğu gibi, insanlığı Adem ve Havva ile başlatır. Bu durum tabiki tek tanrılı dinler için geçerli iken, antik ve  pagan inanışlarda durum daha farklı. Geçmişten günümüze kavim ya da uygarlıkların taptığı, adına adaklar sunduğu, sahiplendiği, benimsediği, hatta popüler olup transfer ettiği dini figürler bilinmekte. Fakat yazılı metin olarak ele alındığında, yazıyı ilk bulan uygarlık olan Sümer'lerin çivi yazılı tabletlerinde İnanna adlı dişil bir karakter kayda geçirilmiştir. Doğrudan bolluk ve bereketle ilişkilendirilen Sümer ay tanrısı Nanna'nın kızı İnanna aslında ana tanrıçadır. Bu kişiliğin Hitit ve Hurri'lerin anatanrıçasından (Hannahannah) gelişerek oluştuğu tahmin edilmektedir. Değişim geçirerek Mısır'da Hathor, Akad'da İştar (Star), Frig'de Kibele, Fenike'de Astarte,  Yunan'da Demeter, Artemis, Afrodit, Etrüsk'te Menrva, Roma'da Venüs olur, Mysia'da sirenle özdeşleştirilir. Asurlarda Mylitta, Homeros İlyada'sında Clytemnestre olan İnanna Nebati'lerde Al-Lat (El-Lat) olarak adlandırılır, diğer adı Kaab olan Al-Lat'ın sembolü ise kutsal siyah taştır. Kaab'a (Al-Lat) inananlar bu kutsal karataşa tapmışlar. Bu durumun, Kabe'deki kara bir taş olan Hacer'ül Esvet'e, kaynaklık ettiğinin ya da etmediğinin bir ispatı değildir. İslam öncesi Mekke'nin 3 baş tanrıçasından biri olan ve Kabe'de yaşadığına inanılan Al-Lat'ın adı Kuran-ı Kerimdeki Necm suresinde geçer ( "Siz de gördünüz değil mi Lat ve Uzza'yı?" ).

Sümer dinine ait olan ve çok yönlü bir kişilik olan İnanna, Tanrı Tammuz ile evlidir. Tabiatın enerjisini barındıran Tammuz her yıl temmuz ayında, eşi İnanna ile birleşerek dünyaya hayat saçar (Kutsal evlilik). Temmuz ayı adını, 6 ay yer altında 6 ay yer üstünde yaşayan Tanrı Tammuzdan alır. Dumuz, Dumuzzi gibi adlarla anıldığı da olur. İnanna ve Tammuz'un evliliği kutsal evlilik olarak adlandırılır ve bu tema, Adem ile Havva anlatılarına dek ulaşır. Kutsal kitaplarda detaylarıyla işlenen ilk insan ve neslinin devamındaki süreç, yazılı kaynaklara ancak yüz yıllar sonra işlenebilmiştir. Ne var ki İnanna'nın hikayesi kil tabletlere çok öncesinde kazınmıştır. Tevratın anlatıları Muazzez İlmiye Çığ'a göre Sümer efsanelerinden beslenir. M.Ö. 5. yy. da İsrail bilginleri Babildeki Sümer bilginlerinin aktardıkları bilgileri kullanarak tevratı yazmaya başlamışlardır. Tevratın günümüzdeki hali, ancak M.S. 2. yy.da Yunancaya çevrilen metninden gelmektedir. Adının ilk hali Nin-Anna olan ve anlamı Cennetin kraliçesi, gökyüzünün hanımı olan İnanna, 8 köşeli bir yıldız şeklinde Venüs gezegeniyle de özdeşleştirilir. Sabah yıldızı olan İnanna savaş tanrıçası, akşam yıldızı olan İnanna ise aşk tanrıçasıdır, Babil'in kutsal fahişesidir.  M.Ö. 1900-1600 yıllarına tarihlenen bir sümer şiirinde İnanna'nın Cennetten yeryüzüne düşüşü anlatılır (Düşüş miti). Buna bir tür kovulma da denebilir ki, bu tema gelişerek Havva'nın Adem ile birlikte Aden'den (Cennet) yeryüzüne kovuluşlarıyla örtüşmektedir. Düşüş miti sonrasında Havva (anatanrıça) figürü ikinci plana itilerek baba tanrı figürü ön plana çıkarak ataerkil düzen başlar. Mitler farklı formatlarda değişime uğrayarak, farklı dinleri etkilemiş ve günümüze dek ulaşmıştır. Yine farklı bir anlatımda İnanna, yaptığı seçim sonrasında çiftçi tanrı Enkimdu ile evlenmeyi, tercih eder ve çoban tanrı Tammuz ile evlenmez. Bu tercihin en önemli nedeni bitkileri ve tahılı Enkimdu'nun bol yeteştirmesidir. Bu durum doğrudan bolluk ve bereketle bağ kurarak İnanna'nın varlığını ve niteliklerini daha da güçlendirir. Gelişen olaylar sonrasında ise, Kramer'e göre İnanna daha sonra Tammuz ile evlenir. Çiftçi Enkimdu ve çoban Tammuz çekişmesi, çiftçi Kabil ile çoban Habil'in acıklı sonu için kaynaklık etmiş olabilir. Tammuz'un özel güçleri arasında hastalıkları iyileştirme ve ölüleri diriltme vardır. Tammuz'un yeniden doğuşu ile ilgili önemli bir tarih olan 25 aralık günü, tıpkı iyi çoban İsa için de önemlidir ve günümüzde Noel olarak kutlanır. Bu tür benzer örnekler çok sayıda mevcuttur.

Sümerliler bir kadında olmasını istedikleri tüm özellikleri İnanna üzerinde toplayarak onu ölümsüzleştirmişlerdir. Güzel, şuh, çekici, şefkatli, hırslı, kavgacı, önder, kurnaz sıfatları üzerinde toplayan İnanna bereketin ve çoğalmanın da temsilcisi, kaynağı olmuştur. Plastik açıdan bu özelliklerin büyük bir kısmı İştar Vazosunda şekillendirilmiştir. Bu denli zengin bir karaktere sahip olan kültürlerin sanat eserlerine tema olarak İnanna'yı aktarması ve bunların bir kısmının seramik örneklerle şekillendirilmesi, bir seramikçi olarak paylaşmak istediğim ilgi çekici bir nokta oldu.

İnanna betimlemesi, İştar vazosundan detay
http://en.wikipedia.org/wiki/File:Ishtar_vase_Louvre_AO17000-detail.jpg

Seramik İştar vazosu, Larsa (Mezapotamya), M.Ö. 2. binyıl
http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Ishtar_vase_Louvre_AO17000.jpg


Myrina (Mysia), M.Ö. 1. yy.
http://en.wikipedia.org/wiki/File:Funerary_siren_Louvre_Myr148.jpg


Sümer'lilerin Ur şehrinden prehistorik seramik İnanna heykeli (h=75 cm.)
http://www-personal.une.edu.au/~rrelke/inanna.htm



Son olarak İnannanın eşi Dumuzi (Tammuz) için söylediği şiirden küçük bir kısmı aktarmak uygun olacak. Çünki bu şiirde de Çoban Dumuzi vahşi bir boğa olarak işaret edilmekte, gücü, dölleyici özelliği vurgulanmaktadır. Ataerkil sistemde boğa erkek tanrının, baş tanrının sembolüdür ve pek çok seramik boğa heykeli, bu kültün önemli sembollerindendir.
... güveyim
dumuzi'm, vahşi boğam
beni hoşnut tutsun
bırakın sözcükleri dökülsün
ağızlarından
ah! şarkıcılar
onların gençliği için söyleyin
nippur'daki şarkıyı
tanrı'nın oğluna armağan olsun
ben onu övmek için
şarkı söyleyen kadınım
şair onun şiirini söylesin
ben inana'yım
vulva şarkımı ona verin
benim derin vulvam
vulva cennetin kayığı
yeni ay güzelliği vulvanın üzerindeki
ekilmemiş çöl vulva
vahşi kızların tarlası
benim tepeciğimin
onun fışkırmasını özlediği yer
benim tepeciğim açık duruyor
ve soruyor
kim onu sürecek
vulva sırılsıklam
ben kraliçe
bu öküzü buraya getirdim
"o senin için
sürecek sabanı
kralımız dumuzi sürecek
senin için"
vulvamı sürün, kalbimi
kutsal kasıklarım onunla ıslandı
ah kutsal anne ...

MS2367/1 İnanna'ya ait bir ilahi metni, Sümer kil tableti, Babil, M.Ö. 20-17. yy., 21x17x4 cm.
http://earth-history.com/_images/ms2367a.jpg

Bu makalede kullanılan metin izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Kaynakça:
-BATUK, Cengiz , "Âdem ve Havva’nın Kitabı: Eski Ahit Apokrifasında Âdem ve Havva’nın Hayatı" Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006/2,c.V, sayı: 10,ss.51-96.
-CAMPBELL, Joseph, Yaratıcı Mitoloji, çev.: Kudret Emiroğlu, İmge Yay., Ankara, 1994, ss. 26-27
-ÇIĞ, Muazzez İlmiye , İnanna’nın Aşkı, Kaynak Yayınları, 1998
-KRAMER, Sümer Mitolojisi, ss. 179-181; James B. Pritchard, Near Eastern Texts Relaeted to the Old Testament Princenton University Pres, New Jersey 1955,41-42
-YAZIR, Elmalılı Hamdi, Türkçe Kur'an Meâli. http://www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=3&sid=53 URL erişim tarihi: 13.12.2012
-http://www-personal.une.edu.au/~rrelke/inanna.htm URL erişim tarihi: 13.12.2012
-http://en.wikipedia.org/wiki/Burney_Relief URL erişim tarihi: 13.12.2012
-http://earth-history.com/Sumer/Clay-tablets.htm#MS 2367/1  URL erişim tarihi: 13.12.2012

1 Kasım 2012 Perşembe

KADININ KİLDEN YARADILIŞI

Yine toprak ve ateşin hikayesi; Mitolojilerde yaradılış hikayeleri belirli noktalarda birbirine benzer. Özellikle kilden ya da topraktan yaradılış mevzusu ise İslam inancından önce Yunan mitolojisinde kendini göstermiştir. Bu mitin Ortadoğu kökenli, Sami kaynaklı olma ihtimali de bulunmaktadır.  İlk insanın yaradılışında Yunan mitolojisinde yine balçık mevzusu geçerken ilk insan kadın olan Pandora'nın yaradılışında da durum yine böyledir. Ana madde olan toprak, zanaatkar ve demirci tanrı olan Hephaistos tarafından suyla karıştırılarak yoğurulur,  güzel tanrıça Afrodit'e benzetilerek şekillendirilir. Bedensel olarak Pandora meydana getirilir. Daha sonra bu bedenin canlanması için kalbine ruh  yerine bir kıvılcım yerleştirir. O vakit Pandora canlanır ve hareket etmeye başlar, ardından hikaye devam eder.  M.Ö. 8. yy.da yaşayan Yunan ozanı Hesiodos'un "Theogonia" adlı eserinde yaradılış hikayesi, şiirsel bir dille aşağıdaki haliyle anlatılmıştır.


Demirci tanrı Hephaistos, ilk kadın Pandora'yı kilden yarattıktan sonra, Athena şalını sararken.

Hephaistos:
..."Bir parça toprak al, suyla karıştır
içine bir insan sesi koy, insan gücü koy,
bir varlık yap ki yüzü ölümsüz tanrıçalara benzesin,
bedeni güzelim genç kızlara.
Athena sen de ona el işlerini öğret.
Nur topu Aphrodite, sen de büyülerinle kuşat onu,
İstekler, arzularla tutuştur gönlünü.
Yüz gözlü devi öldüren Hermeias, sen de
Bir köpek yüreği, bir tilki huyu koy içine."
Böyle dedi Zeus, onlar da yaptılar dediğini:
Koca Hephaistos, topal tanrı hemen
Bir kız biçimine soktu toprağı.
Gök gözlü Athena süslü kuşağını sarıverdi beline.
O canım Kharitler ve o güzelim Peitho
Altın gerdanlıklar taktılar boynuna.
Horalar bahar çiçekleriyle donattılar saçlarını,
Hermeias doldurdu göğsüne yalanı dolanı,
Uzaktan gürleyen Zeus'un oluyordu isteği,
Ses koydu içine o tanrılar kılavuzu
Ve Pandora adını taktı.
Pandora demek "bütün tanrıların armağanı" demekti,
Çünkü bütün Olympuslular insanların başına bela etmişti onu.
Tanrıların babası bela etmişti onu...
Kaynak: Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü

31 Ekim 2012 Çarşamba

AMFORA KULPLARINDAKİ İLGİNÇ DAMGALAR

 Thasos adasından M.Ö. 4.yy.a ait, amfora kulplarında kullanılan amfora görünümlü seramik damga.
Bu kısa yazıda ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bazı amfora kulplarını derleyerek paylaşmak istedim. Zaman içinde elimde biriken farklı köşelere saçılmış örnekleri ele geçirdikçe buraya ekleyerek zenginleştirmeyi arzuluyorum. İlk seçtiğim örnek ise bence çok ilginç. Bir amfora kulbunda yer alan amfora damgası.

MUSTAFA TUNÇALP VE SERAMİKTE 50 YIL

29 Ekim 2012 günü Mustafa Tunçalp'in, seramik sanatındaki 50.yılı adına  Çanakkale Güzel Sanatlar Galerisi'nde açtığı kişisel sergisinin açılışında bulunma şansını yakaladım. Böylesi önemli yıl dönümleri kolay gerçekleşmez ve kolay da tesadüf edilmez. Bu yüzden kendimi şanslı sayıyorum. Pek çok öğrenci yetiştirmiş olan Mustafa Tunçalp hem bir seramikçi hem de bir seramik hocası. 42 yıl boyunca Çanakkale Seramik Fabrikalarında çalıştığı atölyesi hem bir üretim yeri hem de bir okul oldu. Benim öğrencilerimin bir kısmı da aynı zamanda onun yanında staj yaparak yetiştiler, Mustafa Hoca ile aynı havayı soluyup, kendilerini geliştirdiler. Kendisini fabrikada ziyaret ettiğim her sefer, ilgi ile neler yaptığımızı konuşur, son çalışmalarını anlatırdı. Yeni örnekleri yerinde inceler, üretim süreçlerine tanık olurdum. Artık çalışmalarına İzmir'deki atölyesinde sürdürecek olan Mustafa Tunçalp'e sağlıklı bir yaşam ve zengin bir üretim süreci diliyorum.

22 Ekim 2012 Pazartesi

ÜNAL CİMİT VE SERAMİKLERİ

Bu yazıyı daha önce 2004 yılında 2.Üsküdar Sempozyumu için hazırlayarak sunmuştum. Sempozyum komitesince basılan kitapta tüm metin yer almakta. Buraya, yazıyı arayıp da ulaşamayanlar olabilir düşüncesi ile olduğu gibi aktardım. Özet kısmını gerek olduğu üzere  değişiklik yaparak düzenledim ve önsöz niteliğinde bu kısmı yeniden hazırladım. Aslında bu yazıya ilişkin durum şöyle gerçekleşti: 18 Ekim 2012 tarihinde Çanakkale'ye gelmiş olan Ayhatun Ateşin'e tesadüf ettim. Kendisi ile sohbet ederken, Naile Cimit ortak tadıdığımız olduğundan mevzu Ünal Cimit'e geldi ve ilk tanışıklığımız da yine Naile Cimit sayesinde olmuştu. Laf lafı açarken artık kendisinin Kuzguncuk'ta bulunmadığını, rahmetli Ünal Cimit için onca uğraşısının sonuç doğurmadığını ve her şeyi toplayarak İzmir'e dönerek yerleştiğinden bahsetti. Bu duruma üzülmüş olmamla beraber, anılarımda tazelenen hatırlar ve Ünal Cimit'i yeniden anmamla bu yazıyı paylaşmaya karar verdim. Henüz yeni seramik öğrencisi olmuş iken, sağlığında kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum ve bor mineralini çok önemseyen Ünal Cimit, sinirli ve çabuk heyecanlanan mizacına rağmen, yüreği sevgi dolu bir sanatçı idi. Türkiye’de sanat eğitimini tamamladıktan sonra, Almanya’ya giderek kendisini seramik teknolojisinde de geliştirerek, özel kuruluşlarda çalışmıştır. Sanatçının Türkiye’de bulunduğu yıllarda, özel sektörde ve Mimar Sinan Üniversitesi’nde görev yaptığı, bu dönem içerisinde özel atölyesinde sanatsal çalışmalarını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Anadolu'nun bereketli toprağına şekil veren bir seramik ve heykel ustası, seramik ve heykelin farklı tatları olduğunu belirterek, seramik üretimini ‘‘uzay ve insan beyninin alçılanmaları’’ olarak tanımlamış, heykellerini ‘‘sevi çiçekleri’’ olarak yorumlamıştır. 1993 yılında aramızdan ayrılan, seramikçi ve heykeltıraş Ünal Cimit, yakın dönem Türk seramiğinin usta temsilcilerindendir. Ünal Cimit, Üsküdar Kuzguncuk’ta kurmuş olduğu atölyesinde, sanatsal çalışmalarının son dönemini gerçekleştirmiştir. Vefatından sonra kendisi gibi seramikçi olan Eşi Naile Cimit, bir dönem aynı atölyede çalışmalarını sürdürmüştür ve eşi adına gerçekleştirmeyi düşündüğü “Ünal Cimit Müzesi” için çalışmalar yapmış ve girişimlerde bulunmuştur. Ünal Cimit’in değerli eşi ve meslektaşı Naile Cimit’e bu yazıyı hazırlamam sırasında sağladığı katkılarından dolayı teşekkürlerimi sunarım.

YAŞAM ÖYKÜSÜ
Ünal Cimit 1934’de Karadeniz Ereğli’de doğdu. İlk ve orta eğitimini Ereğli’de, lise eğitimini Bursa Ziraat Lisesi’nde tamamladı. Liseden sonra 1952 de başladığı Güzel Sanatlar Akademisi yüksek resim bölümünde, üç yıl Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyelerinde öğrenim gördü. Daha sonra Avrupa’ya gitti. Üç sömestr Offenbach/Main Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’na devam etti. Ardından Höhr Grenzhausen Sctatliche Keramische Schule’ye geçti. Buradaki eğitimini üstün başarı diploması ile bitirerek, bir süre Heykeltraş Fr. Schmit Rueter’in asistanlığını yaptı.

Almanya’daki çeşitli seramik ve porselen fabrikalarında form ve dekor tasarımcılığının yanı sıra, bölüm yöneticiliği de yaptı. Almanya’da yaklaşık 10 yıl süren yaşamı sırasında, seramikçi Sadi Diren ve Alev Ebuzziya ile tanıştı. Sadi Diren’le aralarındaki dostluk, Türkiye’ye döndükten sonra hayatına yeni bir yön verdi. Bir süre Eczacıbaşı Süs ve Mutfak Eşyaları Fabrika Müdürlüğü görevinde bulundu. Kısa bir dönem Turgut Bayraktar ile birlikte ortak olarak Levent’teki atölyesinde çalıştı ve bu atölyeyi İbrahim Tayfun Durat’a devretti.

1976 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ne öğretim görevlisi olarak atandı ve endüstriyel seramik tasarımı atölyelerinde görev yaptı. Naile Cimit ile, 1981’de İzmir’de açtığı sergiden sonra, kısa bir dönem Buca’da Eğitim Yüksek Okulunda hocalık yaptığı dönemde tanışmıştır. Naile henüz son sınıfta öğrencidir ve Ünal Cimit’ten son derslerini almıştır. O yıl mezun olur. Aradan yaklaşık bir yıl geçer ve 29 Ekim 1982’de eşi Naile ile evlenir. 1982 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesinde, daha sonra da 1984 sonlarına kadar Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Ana Sanat Dalı’nda görev aldı. Bu kurumda Hamiye Çolakoğlu ile dost olup birlikte çalıştılar.

Ünal Cimit 1984 yılında üniversitedeki tüm görevlerini sona erdirir, kısa bir süre sonra kendisine Kanada’dan profesörlük teklif edilir. İyi bir maaşın yanı sıra oturmaları için bir de ev önerirler. Bu teklif eşini de heyecanlandırmıştır ve teklifi kabul etmesini arzular. Oysa ki Ünal Cimit, hayatının 10 yılını yurt dışında geçirmiştir ve bu deneyimlerinden, yurt dışında 2.sınıf görülen Türklerin dramını bilmektedir. Vatanımdan ve ailemden ayrılmam diyerek cazip teklifi reddeder. Kanada’da profesör olarak çalışmaktansa, Levent Sanayi Mahallesinde Güncü Seramikte serbest sanatçı olarak çalışmayı yeğler. O dönemde yaşamını eşiyle birlikte 1.Levent’te sürdürmekteydi. Yaklaşık bir buçuk sene sonra Üsküdar’a taşınarak, Kuzguncuk’ta İcadiye Caddesi 86 Numaraya yerleşirler.

İcadiye Caddesi’nde bir üst sokak olan Menteş Sokak 1 numarada Kilise vakfından kiralık boş bir arazi vardır. Arazi kiralıktır fakat çevre insanların çöplük gibi kullandıkları bir yer olduğundan, kimse alıcı gözle bakmaz. Ünal Cimit eşiyle birlikte daha geniş ve rahat çalışabilecekleri bir mekana ihtiyaç duyduklarından bu arsayı kiralarlar. Uğraşılar sonucu alandan 20 kamyon dolusu çöp çıkartılır.Temizlenen mekanın zeminine beton atılır fakat parasızlık yüzünden bir yıl boyunca tek bir çivi bile çakılamaz. Paraları ancak kirayı ödemeye yeter. Daha sonra kendisi alanın etrafına duvar örmeye karar verir ve örer. Atölye yavaş yavaş çalışılabilir bir hal almaya başlamıştır. Böylece kuzguncuğa daha sıkı bağlarla bağlanırlar. Sanatçı 23.11.1993’te vefat edene dek bu mekanlarda çalışmalarını sürdürmüştür.

Ünal Cimit ilk kişisel sergisini 1978 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde gerçekleştirmiştir. Toplam 34 kişisel sergi, sayısız karma sergi, konferans ve etkinliklere katılmıştır. 2 uluslararası ve 3 ulusal toplam 5 ödülü bulunan sanatçı, 1982 yılında Serpo Cam fuarında, 1992 yılında ise seramik alanında yılın sanatçısı seçilmiştir. Ayrıca 22 yapıtı müze ve koleksiyonlarda yer almaktadır.

SANATI, SANATÇI KİŞİLİĞİ ve SANAT GÖRÜŞÜ
Aslen resim eğitimi alan sanatçı, Almanya’da seramikle tanışarak, resim eğitiminde hocası Bedri Rahmi’nin canlı renk armonisini yorumlayarak seramiklerinde, çiçekler açtırmıştır. Seramik iki ve üç boyutlu düzlemde değerlendirilebilen, plastik sanatlar alanında sanatla bilimi bünyesinde birleştirmiş özel bir dalıdır. İyi bir seramikçi, tasarım ve kurguyu 3.boyuta sağlıklı bir şekilde taşıyabilmesi gerektiği kadar, aynı zamanda, seramik teknolojisini de iyi bilmeli ve uygulamalıdır. Bu uğurda teknolojik gelişmeler ve bilimsel yöntemler seramikçinin emrindedir.

Ünal Cimit işte bu noktada, iyi bir seramikçi ve toprağı bir şekillendirme amacı olarak kullanan iyi bir heykeltıraş olarak değerlendirilebilir. Seramiği şöyle tanımlıyor sanatçı: “Kısır döngüler içinde yoz beğeniler değildir seramik olgusu. Bir tutku ki, yaşatan, seven, sevdiren; sesler, ışıklar, sözcükler, gönüller dolusu bir tutkudur seramik.”[1]

Almanya’da seramikle tanışması, sanatçının 2. boyuttan, 3. boyuta geçiş yapmasını sağlamış, seramiği tuvale tercih ederek, 3 boyutun gizemi ve çok yönlülüğünü, kendisine özel renklerde oluşturduğu sırlarıyla heykellerine aktarmıştır. Oluşturduğu seramik heykellerini, bir adım daha öteye taşıyarak, bazılarını ve yenilerini bronzdan da şekillendirmiştir. Zaman zaman ürettiği duvar panoları ve duvar tabaklarında, seramik yüzeyleri tuval gibi kullanarak, canlı renklerle oluşturduğu ekspresif lekeleri, dokuları, renk uyumlarını bir ressam mantığıyla değerlendirmiştir.

Doku Ünal Cimit’in çalışmalarında ön planda yer almaktadır. Oluşturduğu sırları kendine özgüdür ve bu sırların bazıları, toplanmalı sır olarak adlandırılan cinstendir. Redüksiyonlu ortamda oluşturduğu sırlarla yüzey ve formları, çıplak yüzeylere kıyasla, izleyicileri görsel anlamda farklı düşüncelere yönlendirmektedir. Ele aldığı konular ise her zaman Anadolu topraklarından çıkışlıdır. Heykellerinde kibeleler ve Anadolu çiçekleri sıklıkla işlediği temalardır. Bunun yanı sıra küp ve amfora biçimli seramiklerini de yoğun olarak üretmiştir.

Üretmiş olduğu seramikleri için kendisi şunları söylemiştir: “Seramik yapımı için gerekli tüm kil ve mineraller Anadolu toprağında dopdolu... Özellikle boraks ve türevleri yönünden dünyanın en zengin ülkesi Türkiye’dir... Ondandır Anadolu insanı evrende seramik tutkusuna ilk tutulan insanlardandır... Böyle güzel topraklara borcumuzu, onları daha iyi değerlendirerek, daha güzel yapıtlar vererek ödemeliyiz... Çalışmalarımda özenle dikkat ettiğim nokta tümüyle yerli malzeme kullanmaktır. Çanaklarımda bu daha belirgin vurgulanır. Rölyef ve heykellerimde aynı olguya, kişiyi yorumlamayı da ekliyorum. Sevinçler üzüntüler coşkular, sevgiler bazen iç içe, bazen yan yana benim için. Bir çanak, bir rölyef veya bir heykel bir şiir olmalı.”[2]

Parmakkapı İşbank Sanat galerisinde açtığı sergisinden sonra Sezer Tansuğ, sanatçı için görüşlerini şöyle dile getirir: “Seramik sanatında Melike, Candeğer, Güngör, Filiz, Alev, Bingül vb. arkadaşlar... tümünün çıkış noktasında Füreyya Koral’ın dolaylı ya da dolaysız bir yeri bulunduğunu da yinelemekte yarar görülebilir. Öte yandan Sadi, Atillâ, Fehmi v.b. gibi sanatçıların etkin bir varlık gösterdikleri bu alan Ünal Cimit’in son sergisinde seramiğe ilgi çekici bir form ve doku katkısında bulunduğu etkinlikle, üzerinde henüz enine boyuna bir araştırma yapılmamış olan çağdaş Türk seramik ekolünün ciddi boyutlar kazandığı gerçeğini ortaya koynaktadır.”[3]

Kemal Moralı ise sanatçı ve çalışmaları için şunları söylemiştir: Kendisini sanatına adamış olan Ünal Cimit seramik konusu açılınca hemen o ünlü coşkusuyla “Yeşermiyorsa sevgi tohumları ellerinde gelme”der... ve kendince seramiği şöyle tanımlar: “...çağlar boyu gelen insanın evriminde ilk sanat dallarından biridir. İnsanoğlunun ateşi bulmasıyla beraber seramik olayı karşımıza çıkmıştır. Ve günümüze dek gelmiştir. Bütün çağlarda her ülkede, her yerde seramik olayıyla karşılaşıyoruz. İlk önce insan bunu yalnızca kullanımı için düşünmüş... Sonra bunu bezemeye çalışmış, daha bir güzelleştirmeye başlamış... Tanrılara adamış, eşine, sevdiğine armağanlar hazırlamış... Evini, mekanını panolarla güzelleştirmeye çalışmış, ki bu hâlâ devam ediyor ve dünya durdukça devam edecek...”

Ünal Cimit, gerek form gerek malzeme yönünden Anadolu’nun köklü seramik olgusundan yararlanır. Toprak sırlarını araştırır, seramiğine ham sırları uygular. Heykellerini pişmiş toprakla gerçekleştirir. Heykel çalışmalarında en sevdiği malzeme hep seramik olmuştur... Ve bütün seramik ve heykel çalışmalarında tamamen yerli malzeme kullanmakla övünç duyar... Nitekim aynı konuda “Her malzemeden heykel yapılır seramikten neden olmasın ki? Binlerce yıldan beri yapılmış. Ben de şimdi Anadolu Ephesus Artemi’inden günümüze yorumlamalar yapıyorum,” diyor...”[4]

Sanatçının Atatürk Kültür Merkezi’nde açtığı sersi sonrasında ise eserleri ile ilgili şu yorumlar yapılmıştır: “Ünal Cimit’in Anadolu’nun binlerce yıllık seramik geleneğini çağdaş bir beğeni düzeyine ulaştırmak yolunda öteden beri süren araştırıcı, sevecen, coşkulu ve üretken çabasına yeni bir katkı sayılabilir. Cimit’in soyut ve çoğul formların kombine etkisini gözeten yapıtları kendi kökeninden kopmayan antik bir çağrışım uyandırıyor. İlk kez bu sergide izlediğimiz 52 yeni pano seramiğinde ise toprak sırın doğal renk etkileri soyut bir resim tadıyla biçimlendirilmiş. Efesli Artemis ve Kibele formlarının çağdaş yorumlarını öngören figür soyutlamalarında da sanatçı, seramik sanatının beşiği Anadolu topraklarının bir çoğu olarak, bu esin kaynağından yararlanmaktan geri kalmıyor.”[5]

Sanatçı 1991 yılında rahatsızlanır ve Kadıköy Numune Hastahanesinde tedavi olur. Hiçbir sosyal güvencesi olmadığından, taburcu olabilmek için gereken masraflar ödenememiştir. Hastahanede rehin tutulur. Bu durumdan bir şekilde dostu Can Yücel haberdar olur ve konuyu görüşmek üzere zamanın belediye başkanı ile görüşür. Başkan konudan haberi olmadığını belirterek Can Yücel’e yazdığı mektubu verir ve mektubun Hastahane başhekimine verilmesini söyler. Eşi Naile, mektubu söylendiği gibi başhekime verdiğinde, başhekim üzülerek neden durumu bana haber vermediniz? der. Akabinde Ünal Cimit çiçekler eşliğinde taburcu edilerek evine uğurlanır. Tüm bu olaylar yaşanırken sanatçı geçmiş yılların birikimlerini harmanlayarak, hasta yatağında projeler üretip, tasarımlar gerçekleştirmiştir.

O dönem kaleme aldığı notları şöyledir: “Yaklaşık 4,5-5 yıl önceydi (1986-87). Sevgi tohumları ile dopdoluydum. Burhaniye / Ören’de yine bir sabah erkenden kalktım. Daha önce de severdim çiçekleri, konuşurdum, onlarla dostluk kurardım. O günden bu yana yüzlerce (belki bin) çizim yaptım irili – ufaklı. İki yıl önce üç boyutta biçimlendirmeye aşladım. Şu anda 250-300’ü buldu. Kırılganlığını önlemek için bronz dökmeye başladım...Büyük bir istekle sürdürmekteyim. Hastanede olsam bile ileride Toros ve Erciyas Dağlarını anıtsal olarak düşünmekteyim. Ardından sevi insanları dizisi biçimlendirilmeye başlanacak....Ah bir de zaman ve maddi sorunlar...”[6] “...seramikten heykel formlarına uzanan tutkulu bir çalışmanın, bulgularla bütünleşen verimlerini ve bu verimlerin zenginliği... bugüne kadar kendisine öğretilmiş olanlarla, kendisinin bizzat öğrenmiş olduğu şeyleri aşmaya yönelik bir çaba var ki, bu çabanın benzerlerini bir çok meslektaşında bulmak gerçekten zor. Olanaklarını kendisi yaratıyor, sınırlarını kendisi çiziyor...sırlanmış tabaklarında, amfora ve küplerinde, sanki tarihin derinliklerine ilişkin sırları dışarı vurmak istercesine, yüzey dekorasyonu altında hareket kazanıyor. Cimit’in seramik objelerinde toprak, sıradan bir hammadde değil, onun ötesinde bir ifade aracı. Tabak formlarında, bu toprak yüzeyi örten mat ve transparan sırların oluşturduğu alaşım, gizemli bir oluşumu simgelemekte sanki....Amfora ve küp yüzeylerindeki yoğun seramik dokuyla, deniz altında yıllanmış arkeolojik buluntuları andırıyor. Aynı şeyin bir benzerini sanatçının lale formundan esinlenerek oluşturduğu bronz heykelciklerinde de görmekteyiz. Onların da yüzeyinde oksidasyona uğramış bir kabuk, bize eskimişliğin antik şiirini anımsatıyor.”[7]

Sanatçı Ünal Cimit gerçekleştirdiği farklı branşlardaki sanatsal çalışmalarla, plastik sanatlar alanında çok yönlü bir kişiliği olduğunu gözler önüne koymuştur. Anadolu topraklarına gönülden bağlı bir insan olarak, tarihi değerlerimizi ve üzerinde yaşadığımız toprakların, köklü geçmişini günümüze yansıtabilmek için, eserlerini araç olarak kullanmıştır. Eserlerinde, sergilerinde, yazılarında, notlarında ve röportajlarındaki her fırsatta, kültürel, arkeolojik ve minerolojik değerlerimizi ön plana çıkartıcı yönünü ortaya koymuştur. Eserlerinde organik biçimler ağırlıklı olarak görülür ki, bu da ele aldığı konular paralelinde gelişim göstermiştir.Seramiklerini sırlamada kullandığı karakteristik doğal ve yerli hammaddelerle geliştirdiği kendine özgü sırlarıyla, haklı bir ün sahibidir. Anadolu toprağının değerini bilip, bunu uygun olan her alanda kullanılarak, yaşadığımız topraklara ancak bu şekilde layık olabileceğimizi belirtmiştir. Bu konuyla ilgili son sözler yine sanatçının kendi notlarından: “Yer kabuğundaki Boraks rezervlerinin %68’i Türkiye’de bulunmaktadır. Cam ve seramik sanayisinin ana maddesidir. Uzay araçlarının katı yakıtı kurgusu içindedir. Ülkeler vardır petrol ülkesi olarak tanınır. Ülkeler vardır altın, gümüş, bakır, sanayici olarak tanınır. Neden Türkiye Boraks veya cam veya seramik ülkesi olarak tanınmasın. Aydınların, yöneticilerin bu büyük hatasını en kısa zamanda kapatmalıyız. Boraks gülmeli, Anadolu gülmeli camda, seramikte sevgi çiçekleri açmalı tüm evrene kokular saçan, allı morlu, karalı aklı”.

Yurduna bu kadar önem verip hassasiyet gösteren bir sanatçının duyarlılığını, hepimizin hissedebilmesi ve o şekilde yaşaması sağlıklı olandır. Sanatçının eşi tarafından, atölyesinin bir müzeye dönüştürülme fikri, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kabul edilmiş olup, işlemler devam etmektedir. Yine de toplum olarak, yitirdiğimiz değerlerimize ne derecede değer veriyor ve onları yaşatabiliyoruz. Kuzguncuklular ve kendi branşından sanatçılar tarafından yeterince tanınan Ünal Cimit’in adına başlatılan bu projenin bir an önce sonuçlanmasını diliyor, kendisini rahmetle anıyoruz.
 
Bu yazının orjinalinde yer alan görüntülerin tümüne basılı kitaptan ulaşılabilir. Kullanmak istediğim son görüntü ise koleksiyonumda yer alan bir Ünal Cimit seramiğine aittir.
 
 



[1] Cumhuriyet Gazetesi, 2 Şubat 1982
[2] Ünal Cimit’in 11 Ocak 1982’de ODTÜ kütüphanesinde açtığı sergisi için TRT röportajından alıntı.
[3] TANSUĞ Sezer, “Değinmeler” Sanat Çevresi, No:19, Mayıs 1980, sf:26
[4] MORALI Kemal, “Toprakla Şiir Yazan Sanatçı: Ünal Cimit” Sanat Çevresi, No:91, Mayıs 1986, sf:46
[5] KÖKSAL Ahmet, “Çoker, Cimit, Genç...” Milliyet Sanat Dergisi, No:185, 1 Şubat 1988, sf:47
[6] Ünal Cimit’in Hastahane notları
[7] ÖZSEZGİN Kaya, Milliyet Sanat Dergisi, No:283/1, 1 Mart 1992
Bu bildiri ve görselleri izin alınıp kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

16 Ekim 2012 Salı

ALTERNATİF PİŞİRİMLER ÇALIŞTAYI

2004 yılı, Yer ÇOMÜ Dardanos tesisleri. Denize sıfır kumsalda, seramik deniz ve sardalya keyfi bir arada. Çukur, çadır ve raku pişirimlerini birlikte gerçekleştirdiğimiz, oldukça geniş katılımlı bir çalıştay düzenlemiştik. Daha öncesinde bisküvi pişirimlerini gerçekleştirdiğimiz seramikleri 2 gün boyunca 3 farklı teknikte pişirerek, yorucu da olsa keyifli bir süreci tamamlayarak çok renkli bir sergi oluşturmuştuk.


15 Ekim 2012 Pazartesi

ÇADIR PİŞİRİM

Berrin Kayman'ın üniversitemizde 2002 yılında gerçekleştirmeye başladığı çadır pişirim (teepee firing) tekniğini, 2004 yıl ağustosunda, ÇOMÜ Ulupınar Gözlemevi'nde, Merkez Müdürü Prof.Dr.Osman Demircan'ın sağladığı imkan ile, M.Berrin Kayman ve öğrencimiz Kemal Beykoz'la birlikte, küçük ölçekli bir çadır pişirim uygulaması olarak tekrar gerçekleştirdik. Gözlem evi bahçesi geniş olduğundan uygulama sırasında herhangi bir sıkıntı yaşanmadı. Aksine çevrede bulunan çam ormanı yakacak konusunda malzeme sağladı. Daha önce fakültede hazırlayıp yanımızda getirdiğimiz ateş tuğlaları, fırın ayakları, bolca gazete, küçük bir leğen ve kurumuş ufalanmış kırmızı çömlekçi kili ile orman alanından topladığımız yakacak malzeme ile kısa sürede fırını inşa edip, pişirimi gerçekleştirdik. Uygulamaya akşam üstü başladığımızdan, günlerin uzun oluşu nedeniyle, pişirimin tamamlanması karanlığa kalmadan tamamlandı. Bu pişirim yöntemi oldukça kolay ve eğlenceli oluşuyla, izleyenlere de keyifli anlar yaşatabilmekte. Büyük boyutlu fırın kurulacağı zaman ve seramiklerde fazla kırılgan olduğunda, fırına sütrüktür olarak demir çubuklar kullanmak ve bunları demir tel ile bağlamak yerinde olur, ki bu uygulama sıklıkla kullanılır. Fakat biz küçük fırın uygulamalarında sütrüktürü de ahşap malzeme ile gerçekleştiriyoruz. Böylece fırın yandıkça kendi üstüne doğru çökerek biçim değiştiriyor ve bu biçim değiştirme de farklı heykelsi görünümler oluşturuyor. Özellikle bu uygulama karanlıta gerçekleştirildiğinde, çok daha keyif verici görüntüler elde etmek olası. Pişirimde kullanılan sırların kurşunlu olması çalışmanın kolay sonuçlanmasını ve görüntü olarak güzel sonuçlar alınmasını sağlıyor. Malum kullanılan yakacağa göre çok yüksek ısılar elde etmek kolay değil bu nedenle düşük derecede olgunlaşacak sır yapıcı hammaddeler seçilmeliydi biz de sülyen kullanmayı seçtik. Renklendirici olarak bakırın redüksiyon etkileri başarılı olduğundan, biz de bakır oksit kullandık. Pişirimin tamamlanması ile elde edilen sonuç oldukça tatmin edici oldu, süreç başarı ile tamamlandı. Pişirimde çevreye zararlı hiç bir malzeme kullanılmadı, tamamen organik atık malzemeler, kil ve tuğla kullanılarak oldukça çevreci bir pişirim gerçekleştirdik, bu süreç de ayrıca mutlulık verici.
 
Zemin hazırlandı.
Tuğlalar ile hafifçe kazılan zeminde ateşlik oluşturuldu.
Kuru çömlekçi kili su ile karıştırılıp bulamaç haline getirildi.
Ormandan temin edilen çam dallarıyla fırının iskeleti oluşturuldu.
Balçığa bulanan gazete kağıtları ile fırın kaplanmaya başlandı.
Fırının bacası ve ateşlikte küçük bir alan hariç tümü kaplandı.
Kaplama olabildiğince çok katman olarak tekrarlandı.
Çam iğneleri kullarak, fırın ateşlendi.
Fırın sorunsuz yandı.
Zamanından önce çökmemesi için tuğlalarla fırın desteklendi.
Fırın şekilsel olarak değişmeye başladı.
Desteklere rağmen fırın artık bir yana yatmaya başladı.
Kocaman bir hindiye benzeyen fırının baca kısmı da yanmaya başladı.
Kil tabakasına rağmen fırının baca kısmı da yanmaya başladı.
Pişirim tamamlanmasına yakın fırının bacası dağılıyor ve fırın iyice çöküyor
Fırın parçalanarak içindeki seramik maşayla çıkartılıyor.
Kazılan bir çukurda çam iğneleri ile redüksiyon yapılıyor.
Çukurdaki seramik toprakla örtülüyor.
Biraz soğuma için bekleyip seramik çıkartılıyor.
Hala sıcak olan seramik suyla şoklanıp soğutuluyor.
Çalışmanın sonucu.

11 Ekim 2012 Perşembe

Çanakkale Seramiği Anı Eşya Üretim Merkezi


Çanakkale Seramiği Anı Eşya Üretim Merkezi Sergisi (Kaynak: Canakkaleicinde.com)
Yazıya, doğrudan internette bulduğum 16 Mayıs 2012 tarihli bir haberi paylaşarak başlıyorum: “Çanakkale Seramiği Anı Eşya Üretim Merkezi” Projesi Kapanış Kokteyli ile Sonlandı. Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, “Çanakkale seramiğinin yeniden bu kentin ekonomisine kazandırılması ve kaybolmaya yüz tutmuş bu değerin yeniden ortaya çıkarılması için büyük çaba sarf edildi. Seramikçiler, atölyeler ve çanakçılar birer birer yok olurken bu değerin yaşatılmasının önemi büyüktür. Seramik Sanatı Çanakkale için kültürel bir değerdir ve Çanakkale seramiğinin kendine özgü özelliği vardır. Bu sanatı götürebilme konumunda olan ustalarımız var. Bu ustalarımızı çoğaltmamız ve onların bilgi ve becerilerinden yararlanmamız lazım” dedi. (Kaynak:Çanakkaleicinde.com)


Daha önce "Çanakkale İçin Seramik Alanında Cılız Bir Ümit Işığı" başlığı altında yazdığım yazının neticesinde gerçekleşen tüm faaliyetler nihayet meyvesini verdi. Eğitmenler, ustalar, hocalar, yaratıcı beyinler, ev hanımları, meraklı ve hevesli emekliler, canı sıkılanlar, para kazanmayı umanlar, başkanlar, danışmanlar hep bir araya geldiler ve şimdiye dek kimsenin akıl etmeyi dahi başaramadığı bir projeyi hayata geçirip, geleneksel Çanakkale seramiklerini kurtarmayı denediler. Proje sonunda bir sergi bile açıldı, ürünler ilgililerle buluştu, emekler ortaya kondu. Güzel de oldu.

Sonuçta adını seramikten alan Çanakkale kenti, bu proje sayesinde, seramiği ile ünlü diğer dünya kentlerinden Vallauris veya Fayenza ile  aynı kulvarda yarışır oldu. Büyük bir kültürel ve sanatsal patlama ile herkes seramiğe doydu.  Galerilerde her hafta yeni bir seramik sergisi açılır oldu, galeri sayıları arttı ve hatta yeni sergiler için en erken 1 yıl sonrasına randevular verilmeye başlandı. Kentin önemli noktalarındaki boş dükkanlar tutuldu, mal sahipleri dükkanlarını seramikçilere kültüre katkıları nedeniyle daha ucuza kiraladı. Bu dükkanlar seramik yapmayı öğrenen kişilerce atölye olarak çalıştırılmaya başladı ve burada üretilen nitelikli seramikler, piyasadaki niteliksiz ziftli seramik, alçı ve polyester hediyeliklerin yerlerini aldı. Halk da bu sayede bilinçlendi. Artık o eski kötü ürünleri almaz oldu. Hatta otobüslerle şehitlik gezisine gelen yerli turistlerimiz bile, yeşil sırlı at başlı testiler almayı ihmal etmediler. Piyasada at başlı testi enflasyonu yaşandı, atölyeler talebe cevap verebilmek için sabahlamak zorunda kaldılar. Merdiven altı atölyeler de bu duruma dayanamadı tabi, rekabet edemediler ve mecburen kapandılar. Çanakkale'nin adını kirleten bu niteliksiz ürünlerden, bu sayede Çanakkale kenti de kurtulmuş oldu. Ne büyük bir başarı. Kent kurtuldu, seramik canlandı, iş sahaları gelişti, işsizlik azaldı, halk kültürel doyuma ulaştı.

Bir önceki paragraf tabi ki hayal ürünü, hatta bir ütopya. Aslında olması gerekenler bunlar. Fakat henüz bunların hiç biri gerçek olmadı. Ama olabilirdi de. Çünkü seramik, potansiyel olarak tüm bunları gerçekleştirebileek derecede zengin bir kaynak. Bir kıvılcım bir birini tetikleyerek tüm bunların gerçekleşmesini sağlayabilir. Fakat ihtiyaç duyulan kıvılcım, bu cılız girişim değil. Bu kentte yaşayan insanlar olarak kentin kendisine sahip çıkamadığımız, çevreyi kirletmeye, ormanları yakmaya, plajları talan etmeye devam ettiğimiz sürece, henüz yeterli bilinç seviyesine ulaşamadığımızın göstergesi olarak, seramik alanındaki böylesi olumlu gelişmeleri ummak tamamen saflık olur. Bizler de havanda su dövmeye devam ederiz.

Köklü bir değişim için, sanırım İskender'in kılıcı gerek.