23 Ağustos 2012 Perşembe

"CERAMEUS"

Yunanistan Midilli Adasında, "CERAMEUS" adlı AB projesi kapsamında, 1.Uluslararası Doğu Akdeniz Geleneksel Çömlekçilik ve seramik festivali etkinlikleri başladı. Bu çerçevede 17. Panlesvian Seramik Sergisi düzenlendi. Mantamados'daki tarihi zeytinyağı fabrikasının restore edilmesiyle oluşturulan sergi salonunda gerçekleşen bu sergiye Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Türkiye'den toplam 53 seramikçi katıldı. Türkiye'den katılan seramikçiler: Yıldız Aker, M.Berrin Kayman Karagül, M.Fatih Karagül, Hadiye Kılıç, Atilla Cengiz Kılıç. Midilli adasından katılan seramikçilerden, daha önceki sergilerde tanışıp dost olduğumuz yerel seramikçilerle birlikte olup, sohbet etme şansı da bulduk. Mübadele yıllarında Biga'dan göç eden dedesinin izinden yürüyen Dimitris Hatzigiannis de, çok değişik bir şekilde yorumladığı Çanakkale Seramikleri çıkışlı örnekleri ile ilgi çekti. Fakat bu örnekler giderek kiçleşme yolunda emin adımlarla ilerlemekte. Ayrıca geleneksel Çanakkale seramiklerinin genel özelliklerini bozmadan korumaya çalışan seramikçiler de var. Dimitris Stamatis, Stilianos Stamatis bu konuda oldukça başarılılar. Ayrıca benzer tarzda başka üretim yapan seramkçiler de var. Geleneksel Çanakkale seramiklerinin bire bir replikalarını üretme derdinde değiller, hiç bir zaman böyle bir amaçlarının da olduğunu sanmıyorum. Belirli noktalarda biçimlerden yararlanırlarken, belirli noktalarda dekor unsurlarından yararlanıyorlar. Tabi bu durum ürettikleri her ürün için de geçerli değil. Bu konuyla ilgili hazırladığım bir proje kapsamında tüm bu seramikçileri belirleyip, çalışmalarını detaylarıyla incelemeye başladım. Edindiğim tüm bilgileri proje tamamlanmadan buradan paylaşmayı şimdilik düşünmüyorum. Görünüşe göre bu proje kapsamında bir kaç kez daha Midilli Adası'nı ziyaret etmem gerekecek. Varolasın yeşil pasaport.

CERAMUES sergi katılımcıları
Festival sayfası:http://www.cerameus.gr/en

DÜNYANIN EN ESKİ SERAMİĞİ




18300 yaşındaki dünyanın en eski seramiği 1995 yılında Çin'de Yuchanyan Mağarası'nda bulundu. BBC'nin internet sitesinde yayınlanan habere göre, tarihlendirme radyokarbon 40 testi ile gerçekleştirildi. Bu duruma göre seramiğin bilindik tarihçesi ve hatta arkeolojik tarihlendirmeler değişmiyor mu? Tarih, sanat tarihi ve arkeoloji kaynaklarında seramiğin, neolitik dönemin seramikli evresinde ilk kez ortaya çıktığı belirtilir. Neolitik dönemin M.Ö. 8000 yılına tarihlendiğini, seramiğin ise bu dönemde MÖ 6000'lerde ortaya çıkması gerekirken, haber olan seramik örnek neolitik dönemden 8300 yıl daha geriye gitmekte. Durum hayli karışık.
Kaynak:

20 Ağustos 2012 Pazartesi

YILDIZ AKER VE SİRKELİK



2012 Ağustos ayında, Ayvalık'ta Yıldız Aker'in evinde misafir olarak bulundum. Kendisinin evindeki seramiklerini inceleme ve fotoğraflarını çekme fırsatım oldu. Çalışmalarından ve seramik geçmişinden konuştuk. Tasarımcı yönü ve seramikleri hakkında edindiğim bilgiler, daha çok çalışmamız gerektiği fikrini uyandırdı bende. Kendisinin Yıldız Porselen Fabrikalarında ve sonrasında özel atölyesinde ürettikleri gerçekten dikkate değer örnekler. Ben burada, geleneksel Çanakkale Sirkelikleri benzeri üretmiş olduğu bir simit gövdeli seramiği paylaşmak istedim. Bu örnek yüzeyindeki sadelik, kulbunun zarifliği ve emzik yapısı ile dikkat çekmekte ayrıca şeffaf yeşil sırı ile Çanakkale örnekleri ile de bağ kurmakta.
Fotoğraflar: F.Karagül

TULPAR/BURAK/PEGASUS

Kartpostal, Kaynak: M.F.Karagül arşivi

Pegasus, malum Yunan mitolojide kanatlı at olarak adlandırılmaktadır, maalesef Atina'daki Yunan Halk Sanatları müzesi envanterinde kayıtlı bu örnek, detayları ile geleneksel Çanakkale seramiklerinde gördüğümüz at biçimli seramiğe çok benzemektedir. Hatta bu örnekler hemen kuyruk üzerinde yer alan doldurma deliğinin varlığı ile Çanakkale seramikleri aynı noktada şekillendirilmiştir. Ayakların yapısı, gögüste yer alan çiçek madalyonları da bu durumu ispatlamaktadır. Kişisel görüşüm, göç ile Yunanistan'a giden ve Çanakkale geleneğini de birlikte götürüp değişikliğe uğratan ustalardan biri bu formu büyük ihtimalle üretmiştir. Düşük bir ihtimal ise, siparişe üzere Çanakkale'li ustalara böyle bir pegasus formunu tarif veya çizimle özel olarak ürettirmiş olabilir. Esas önemli olan nokta ise üç farklı kültürde üç farklı isimle adlandırılmış olan bu varlığın, seramik üretiminde esin kaynağı olarak kullanılmasıdır.
Türk kültüründe “Tulpar”, İslam inancında ise “Burak” olarak adlandırılan bu varlığın, aynı biçim fakat ayrı adlarla anılması, ortak bir kültürün yazılı olmayan bir mirası olmalıdır.  Bu konunun tespitinde muhtelif iddialar ya da tahminlerde bulunabilir. At hayvanın gücü, hızı ve insanlığa katkılar nedeniyle çok önemli bir canlı oluşu, bu hayvanın farklı biçimlerde ifade edilmesine neden olmuştur, Grek mitolojisinde “Sentor” olarak adlandırılan at adamlar da, atın farklılaştırılarak yeni bir varlık olarak mitolojide yer almasında önemli bir örnektir. Bir döneme kadar antik Grek topraklarında yetiştirilip tanınmayan at, Anadolu’lu savaşçıların kullandıkları binek hayvanları olarak Grekler tarafından ilk kez görüldüğü zaman, at adam olarak değerlendirilerek mitolojide kendine yer bulmuştur. Bu noktada “Kanatlı At” inanışı ve betimlemesi de bu paralelde doğmuş olmalıdır.
Öntürk kültüründen itibaren atın Anadolu ve Orta Asya bağlantısı nedeniyle, kültürel ve sosyal yaşamda ne kadar önemli bir varlık olduğu reddedilemez. Bu durum bilimsel çalışmalarla çok kez ispat edilmiştir. Anadolu, güzel atlar yurdu olarak bilinen dönemlerden günümüze ulaşırken yazılı olmayan kültürel mirasta, pek çok ve önemli izler bırakmıştır. Seramik alanında da bu izleri, örnekler üzerinden görebilmek mümkündür.  Geleneksel Çanakkale Çömlekçiliği bu noktada bizlere çok güzel örnekler sunmuştur. Bizim önerimiz ise, Pegasus’un Grekler tarafından önerilmesen çok öncesinde, Türk kültüründe zaten çok öncesinden beri bilinen bir varlık oluşudur. Tulpar olarak adlandırılan bu kanatlı at figürü Prof. Dr. Bahaeddin Ögel tarafından birden fazla özelliğe sahip bir varlık olarak değerlendirilerek yayınlanmıştır. Özetle, at adam “Sentor” örneğinde olduğu gibi, kanatlı at “Pegasus” örneği de fikir ve tasarım adına kökeninde Grek değildir.  Grek mitolojisinde muhtemelen Öntürk kültüründen ve Anadolu’dan devşirilecek kendine yer bulmuştur.
Yorum sizlere ait.


1973 TARİHLİ ÇANAKKALE SERAMİKLERİ SERGİSİ

Seramikçi Yıldız Aker, Ayvalık'daki evinde, arşivinden bu davetiyeyi görüntülememize imkan sağlamıştır. İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Seramik Sanatları Bölümü'nün 1973 yılında düzenlediği ilk sergisinin "19. ve 20. yüzyıl Çanakkale seramikleri" adıyla açılmış olması bence önemli bir girişimdir. Erdinç Bakla davetityedeki kısa yazısında, Belediyece şehir dışına taşıtılan seramik atölyelerinden yalnızca 2 tanesinin kaldığını vurgulamakta. Fakat günümüzde yaklaşık 40 yıl sonra adı geçen bölgede maalesef hiç seramik atölyesi kalmamıştır. Kişisel olarak, Çanakkale'de bu günkü Cezaevleri bölgesinde kurulduğunu tahmin ettiğim atölyeler, varlıklarını fazla sürdüremeden kapandılar. O bölgeden bulunmuş bir takım örnekler de elimde mevcut. Yine aynı yazıda bahsedilen ilk Çanakkale seramiklerinin 18.yy. a tarihlendirilmesi ise, yanlış bilmiyorsam daha öncelere çekilerek 100 yıl kadar daha geriye tarihlendirildi. Bu karma sergiye eser veren koleksiyonerlerin listesi de hayli ilginçtir. Listeye göz atmanızı öneririm.

27 Haziran 2012 Çarşamba

ÇANAKKALE KENTİNİ DONATAN SERAMİKLER

Böyle bir sorunlu konuda yazı yazıp yazmama sürecinde her ne kadar kararsız kalmış olsam da, belki birilerinin dikkatini çeker de bir rehabilitasyon çalışması gerçekleştirilir fikriyle, düşüncelerimi kısaca derlemeye karar verdim. Prof.Erdinç Bakla'nın dediği gibi "Adını seramikten alan kent" olarak, Çanakkale kentinin muhtelif noktalarında seramik ürünlerin bulunması kaçınılmaz. Fakat sorun bu seramiklerin varlığında değil de niteliklerinde. Bu kente ilk kez 90'lı yıllarda geldim ve o günden günümüze dek ilk gördüğüm ve varlığını sorunsuz sürdüren seramik ürün, Belediye binasının dış cephesinde yer alan ve Mustafa Tunçalp'in şekillendirdiği kent logosudur. Seramikten şekillendirilen ve uygun şartlarda üretimi gerçekleşen bu pano, yıllardır sorunsuz bir şekilde yapısını korumakta. Mustafa Tunçalp'in sorunsuz bir diğer çalışması ise adliye binasında yer almakta. Asıl mesele varlığını sorunsuz sürdüren örnekler değil de, sorun yaşayanlarda. Kendimce fotoğrafladığım örnekleri fırsat buldukça aktarmayı planlıyorum ve ilk olarak seçtiğim 4 örnekle başlamayı uygun buldum.

2002 yılında tez çalışmamı sürdürdüğüm süreçte Çanakkale Cumhuriyet Meydanı Atatürk Anıtı arkasında yer alan duvara monte edilen modüler seramik kaplamalar, tasarım ve üretim açısından sıkıntı doğurmasa da, halkımızdan bazı kişileirn vandalist yaklaşımları sonucu zamanla tahrip edilmektedir. Bu durum kabullenilebilecek bir durum değildir. Malesef eğitim ve kültür düzeyi düşük kişilerce sanat nesnelerinin tahrip edildiği sıklıkla görülmektedir. Bu durum Çanakkale için de geçerlidir. Buradan paylaştığım fotoğraf, panonun montajının ilk tamamlandığı andaki görünümü olup, son durumunu yansıtmamaktadır.

Bir diğer örnek, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesindeki Süleyman Demirel Konferans Salonu iç cephesinde yer alan Atatürk konulu seramik kaplama. Bu örnek üzerinde fazla konuşmak gereğini duymuyorum. Malum, yurdumuzda tartışmalı bile olsa Atatürk'ü koruma kanunu mevcut. İlgililerin bu kanun çerçevesinde, bu örnekte yer alan Atatürk'ü incelemeleri gerektiğini düşünüyorum. Atatürk'ün hatırası adına içler acısı bir görüntü sergilenmekte. Hem portre hem de anatomik doğruluk açısından, figürün Atatürk ile olan ilişkisini ben henüz çözebilmiş değilim.

Seçtiğim üçüncü örnek ise Çanakkale Subay Ordu evi kavşağında yer almakta. Bu seramik kaplamada da yine ilk bakışta sorunlar göze çarpmakta. Öncelikle teknik sorunlar çok bariz. Bu sorunlar tamamen üretim hatasından kaynaklanmakta. Öte yandan kullanılan renk tercihi de, renk paletinin her tonundan seçilmiş sanki. Tasarım için konu ayrıca ele alınmalı.

Diğer bir örnek ise Geyikli'de bulunmakta. Panonun bulunduğu nokta özellikle Bozcaada'ya giden turistlerin de görebileceği bir konumda bulunuyor. Bu örneğin şehir merkezinde bulunmuyor oluşu, gözlerden uzak kalacağı durumunu doğurmaz. Tasarım-üretim sürecindeki estetik sorumluluk ve malzemeyi doğru kullanma becerisi malesef bu örnekte de yeterince uygulanmamış. Özellikle geyik anatomilerindeki ciddi sorunlar, perspektif, ön-arka ilişkisi tam çözülememiş. Renk seçimi ve doku kullanımı için söyleyecek çok şey olsa da, önemle üzerinde durulması gereken pano bütününnün yap boz gibi çok küçük parçalara bölünerek bütünlükten uzaklaşılması ve gözü yorması, bu da cidi sıkıntı doğurmakta. Öte yandan çamur, astar sır üçlüsünün bütünleşemediği yakından incelendiğinde çok net bir şekilde görülmekte. Çanakkale'nin hava şartlarına uygyn, dış mekan seramik pano için tercih edilen çamur ve sır yanlış olduğundan ve düşük dereceli olduğu belli olan pişirimin hava şartlarına göğüs gerememesinden doğan yüzey sorunları, gelecek yıllarda artarak devam edecektir. Örnekleri burada arttırmak mümkün, önemli olan bu örneklerin kente sağlayacağı olumlu katkılar. Tabi ki bunların uygulama süreçlerine karar verilirken ehil kişilerden onay alınması gerekli. Adının başında akademik unvanı var diye veya zamanında saçma sapan, üç beş seramik panoyu hasbel kader birilerini ikna edip, yalap şalap şekillendirip, doğru dürst pişirmeden bir yerlere monte etmekle, bu konuda uzmanlaşılmaz. Aksi takdirde durum, şu andakinden farklı olmaz. Doğru örnekleri görüp tespit edip incelemek, üreticilerini tespit edip görüş sormak gerekir. Seramik üreticisi meslektaşlarımıza da buradan salt para kazanmak uğruna, ne olursa olsun bir şeyler üretmekten ziyade, yaşadıkları kenti ve ülkeyi nitelikli eserlerle donatmaları, izleyenlerin bunlardan zevk almaları ve halkımızın da bunları korumaları gerektiğini vurgulamak gerektiğini düşünüyorum.
Fotoğraflar: F.Karagül

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Çanakkale Müzeler Buluşması

10-11 Mart 2012 tarihlerinde, Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi kuruluş yıl dönümü etkinlikleri çerçevesinde, Çanakkale Müzeler buluşması temalı etkinlikte, geleneksel Çanakkale seramikleri ile ilgili 2 bildiri sunulmuştur. Prof.Dr.Gönül Öney tarafından "Çanakkale Seramiklerinin Sanat Tarihindeki yeri" ve Prof.Dr. Ali Osman Uysal'ın "Çanakkale Seramikçiliğinin Öncüsü Akköy Seramikleri" konulu bildiriler 10 Mart Cumartesi günü sunulmuşlardır.

18 Mart 2012 Pazar

KERVANSARAY BULUŞMASI 2010-2011

Kökleri tarih öncesine dayanan Malatya kentinin güzide ilçesi Battalgazi, sanat ve kültür adına yapılabilecek hemen hemen her türlü etkinliği 2010 ve 2011 de düzenlediği 3. ve 4. Kervansaray buluşmalarında gerçekleştirdi. Sanatın farklı dallarında gerçekleştirilen sergi ve çalıştaylar, yöre halkı tarafından ilgiyle izlenirken, farklı sanatçıların tanışma ve kaynaşmalarına da vesile oldu. Eski dostlar yeniden buluştu, özlemler giderildi. Yörenin tarihi ve coğrafi zenginliği, düzenlenen geziler eşliğinde yerinde izlendi, Nemrut'ta gündoğumu yaşandı, köy sofralarından farklı lezzetler yudumandı. Kültürel anlamdaki zenginlik, etkinliğin açılış günü düzenlenen görsel şölenlerle devam etti. Çok ortaklı ve üniversite destekli bir proje sonucunda gerçekleşen böylesi zengin içerikli bir organizasyonda yaşanabilecek tüm güzellikler, katılımcılarla birlikte yaşandı. Bu tip etkinliklerin ilham verici olması adına, diğer üniversite ve kentlerce de düzenlenmesi gerektiği gerçeği, kanaatimce yeterince vurgulandı. Her yöre kendine has özellikleriyle ele alınmalı, değerleri korunarak sahip çıkılmalıdır. Ancak böylesi girişimlerle, bu günlerimizi torunlarımıza sağlıklı bir biçimde aktarabiliriz.
Bir seramikçi olarak görüşüm Anadolu'nun, bütünüyle bizlere ilham kaynağı olduğudur. Bünyesinde barındırdığı antik kentleri ve bu kentlerde yaşayınlara ait her türlü seramik, bizler için en değerli hazinelerden dahi önemli ve değerlidir. Zanaat ve teknolojiyi bünyesinde barındıran belki de tek sanat dalı olan seramik, kendi alanında hayatın her alanına nüfuz etmiş bulunmaktadır. Soframızdaki tabaktan, uzay mekiklerinin zırhlarına dek kullanım alanı bulan seramik, bu etkinlikte sanat seramiği olarak iki ve üç boyutlu sanat nesnesi olarak yer aldı. Farklı sanatçıların elinde farklı anlayışlarla şekil bulan kilin doğsı gereği, ateşle birleşip ruhuna kavuşan seramik, binlerce yıl öncesinden günümüze dek değişime uğramadan ulaşabildi ve gelecek yüzyıllara da bu sergi ile farklı mesajlar iletti.
Malatyalı çocuklar kili çok sevdiler. Etkinlik kapsamında seramik çamuru ile çalışma olanağı yaratıldı. Kendi başlarına farklı ve şaşırtıcı biçimler şekillendirdiler. Kim bilir ileride belki bir kaçı seramikçi olmayı ekilen bu tohumlar sonrası başarabilir.

Etkinliğe 2010 yılında katılan seramikçiler:

Doç. Kaan CANDURAN (Erciyes Üniversitesi)
Yrd.Doç. M. Fatih KARAGÜL (Çanakkale 18 Mart Üniversitesi)
Öğrt. Grv.Emre FEYZOĞLU (Hacettepe Üniversitesi)
Öğrt.Grv. Hasan BAŞKIRKAN (Anadolu Üniversitesi)
Öğrt.Grv. M. Berrin Kayman KARAGÜL (Çanakkale 18 Mart Ün.)
Öğrt.Grv.Ensar TAÇYILDIZ (Anadolu Üniversitesi)
Arş. Grv. Yeşim ZÜMRÜT (Mimar sinan Üniversitesi)
Arş. Grv. Ayşe KURŞUNCU (Mimar sinan Üniversitesi)
Didem AKDEMİR (Dokuz Eylül Üniversitesi)
Abdullah ÖZER- Çömlekçi (Nevşehir-Avanos)
Tayfun KÜÇÜKCAN (Nevşehir-Avanos)
Nilgün SALMANER (Nevşehir-Avanos)

Etkinliğe 2011 yılında katılan seramikçiler:

Abdullah Erhan ÖZER - AVANOS
Alexsanders DENFİ - ABD
Atilla Cengiz KILIÇ - Dokuz Eylül Üniversitesi İZMİR
Berrin KARAGÜL - Çanakkale 18 Mart Üniversitesi
Candan GÜNGÖR - Dokuz Eylül Üniversitesi İZMİR
Emet Egemen ASLAN - Selçuk Üniversitesi KONYA
Ensar TAÇYILDIZ - Anadolu Üniversitesi Porsuk MYO ESKİŞEHİR
Elif AĞATEKİN - Bilecik Üniversitesi BİLECİK
Fatih KARAGÜL - Çanakkale 18 Mart Üniversitesi
Fazıl ERCAN - İnönü Üniversitesi MALATYA
H.Serdar MUTLU - İnönü Üniversitesi MALATYA
Hüseyin ÖZÇELİK - Hacettepe Ünvversitesi ANKARA
İlja HOLESOVSKY - SLOVAKYA
Kaan CANDURAN - Erciyes Üniversitesi KAYSERİ
Kadir SEVİM - Bozüyük MYO BİLECİK
Knipe ALEXANDRIA- ABD
Vedat KAÇAR - Dokuz Eylül Üniversitesi İZMİR
Yunus YILMAZER - Osmaniye Korkutata Ünvversitesi

7 Mart 2012 Çarşamba

ÇANAKKALE'Lİ ÇÖMLEKÇİ SİNAN UÇAR



16 Kasım 2006 tarihinde çektim bu fotoğrafı. Beni ziyarete gelen Sinan Uçar ile olan tanışıklığımız, o günlerden bir kaç yıl daha geriye gidiyordu. O gün muhtemelen ya öğrencilere çamur getirmişti, ya da yine az bir miktar cam suyuna ihtiyacı vardı, tam hatırlayamıyorum. Kendisi ve atölyede birlikte çalıştığı kuzeni Aytekin Uçar ile, Halileli'ndeki atölyelerini duyup, tanışma isteği ile ziyaret ettiğimizde, hemen kanımız kaynamıştı. Takip eden günlerde, farklı dönemlerde bir projenin üretim sürecini birlikte yaşadık. Berrin Kayman ile birlikte bir kış günü fırında seramikleri pişirirken atölyenin sıcak bir köşesinde, orada hazırladığımız yemekleri tatlı bir sohbet eşliğinde tüm çalışanlar, çıraklar, ustalar ve seramikçiler olarak yemiştik. Kelimeleri hızlı konuşur, kimileri sözlerini tam anlayamazdı ama ben eksiksiz her lafını anlardım. Hızlı konuşurdu ya sanki kovalayan var gibi, belki de hayatı kovaladı durdu. Sempozyum düzenlediğimiz günlerde yabancı konukları atölyelerinde ziyarete götürür, tanıştırırdık, sevinirlerdi; yabancıların ziyaretlerine, ama o sefer Sinan yoktu, işe çıkmıştı, mal dağıtıyordu. Sonraki yıllarda atölyelerini geliştirmek isteyen Uçar'lar ile o zor günlerde yine Üniversite olarak birlikte çalıştık. Projelerimizde destek oldular, Menemen ve Eceabat çömlekçi killeri temininde destek oldular. Zaman zaman üretimimizin ve öğrencilerimizin çamur ihtiyaçlarını karşıladılar, kimi zaman da teknik ve teorik olarak biz onlara destek olduk. Hep iyi ilişkiler içinde olurken, menfaatler hiç bir zaman ön plana çıkmadı. Zaman zaman kızdığım da oldu her ikisine birden, seramiklerini ziftliyorlar diye. Hatta bu kızgınlığım zaman zaman değil de, çoğu zamandı. Ama ne çare, seri ve ucuz üretmek için buna mecbur kalmışlardı. Çanakkale esnafı bunu istiyordu çünkü. Ucuz olsun, 3-5 liraya çok çok satsın. Üretici üretsin, ziftlesin, tüm zahmet ve zararına katlansın, bir de sağlığını yitirsin. Parasını da çıkmaz ayın falanca günü alsın. Hep darboğaz. Sanki seramiği üretmek o kadar kolaydı ya. Müşterilerin bir kısmı, bu işi bir kaç günde yapılarak sonuçlanan bir süreç olarak görmediler mi. Sipariş ver, iki gün sonra 100 tane alırız değil mi? gibi manasız sorular. Sinan Usta atölyede üretir, çarşıda satardı. Hep sıkıntı, hep telaş, hep heyecan. İşte, gün geldi, Sinan usta tüm bu taleplere, yetişemez oldu. Yaşam savaşı onu aldı ve içinden, kendisince çıkamayacağı bir duruma sürükledi. Elbet destek olunabilirdi belki, sorunlarını çözmek için bir şeyler yapılabilir ve yaşama tutunması sağlanabilirdi. Fakat yaşama yenik düştü ve 2011 yılının, karanlık bir gününde aramızdan ayrıldı, 38'inde yaşama veda etti. Onu ve paylaştıklarımızı özlüyorum.

MİLLET HANI MALATYA'DAN İLGİNÇ BİR ÖRNEK


2011 yılı eylül ayında Malatya'da düzenlenen 4.Kervansaray Buluşmasına katılmıştım. Etkinlik kapsamında düzenlenen gezilerin birinde Millet Hanı adlı restore edilmiş tarihi bir hanı gezdik. Sohbet sırasında Çanakkale'den geldiğimi öğrenen bekçi, beni depoya davet etti ve zamanında toplanmış sermikleri bana gösterdi. Genellikle saklama küplerinden oluşan koleksiyon henüz sergiye açılmamış. Aralarında ilgimi çeken tek örnek fotoğrafladığım yeşil şeffaf sırlı matara oldu. Sade bir gövde yapısına sahip matara yeşil sır kullanımı ile Çanakkale örneklerine benzemekte. Fakat yeşil sır yanlız Çanakkale'de kullanılmamaış olduğundan ve bu örneğe benzer daha önce başka hiç bir geleneksel Çanakkale seramiği görmediğimden, bu örnek Çanakkale üretimidir diye bir hükme varmam doğru olmayacaktır. Böyle bir karara varabilmek için benzer örnekler bulunarak dikkatli bir kıyaslama yapmam gerektiğini düşünüyorum.

ÇANAKKALE FRAGMANLAR



Dün, Çanakkale biraz hava almak için gittiğimiz Yelken Kulübü plajından, eski Akfa Fabrikasına doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Yaklaşık 10 dakika içerisinde, dikkatsiz gözlerle yapılan yürüyüş sırasında, ilk önce kırık bir üç ayak buldum. Üçayağın kırılmış bir parçası olsa da orta kısmındaki dekoru belli oluyordu. Akabinde bütün halinde bir serami üçayak bulduk. Bu örnek daha önce üretici tarafından kullanılmış ve içinde, kullanıldığı tabağın sırı, seramik üç ayağın uçlarına bulaşarak, günümüze kadar kırılmadan koruna gelmişti. Biraz daha ilerledikten sonra iki tane sırlı parça bulduk. Bir tanesi zeminde astar dekorlu şeffaf yeşil sırlı diğeri ise yine zemin astar kaplı ve şeffaf sarı sırlı idi. ayrıca sırlanmamış, yalnızca astar üzerine çizgisel bordür dekoru yapılmış bir tabak kenarı daha buldum. Bu örnek fazla pişmekten hem deforme olup kırılmış hem de ağız kenarından köpürerek diğer bir seramik parçası ile curuf benzeri bir etki ile birleşerek kırılmıştı. Suna inan kıraç müzesindeki tabağın bordür dekoruna benzemekde olan bu örnek, haliyle o dönem için birer atık, günümüz için ise birer kanıttır. Yine fazla pişmeden dolayı aşırı sertleşip çamur özelliğini yitirerek atık duruma gelmiş başka bir tabağın, ayak kısmından kırık bir parça daha buldum. Bunun yanı sıra bolca astarsız örnek sıklıkla karşımıza çıktı. Bu durumdan kanaatimce ortaya iki farklı sonuç çıkmakta. Bu yüzey araştırması burada daha önce ya bir atölyenin varlığına işaret etmekte, ya da bu bölgenin çömlekçiler tarafından kısa bir süre dahi olsa, fırın atıklarını başka bir yerden getirerek döktükleri çöp alanı olduğu ihtimalini doğurmakta. Çevrede daha önce atölye olarak kullanılan bir bölgenin varlığının rivayet edildiğini hatırlasam da, kesin bir bilgi olduğuna emin değilim. Daha önce de bu bölgede yüzey araştırması yapan arkadaşlarımız olmuştu ve onlar da bu tip kırık seramik parçalara ulaşmışlardır. Bu bölgenin İzmir istikametine doğru devamında, Kepez sahili yer almakta ve bu bölgede de bu tip seramik kırıklar bulunmakta. Dolayısı ile, çok yoğun olmasa da kısa dönemler halinde bu bölgelerde küçük atölyeler kurulmuş ve yıkılmış olabilir. Mustafa Hoşnut "Kepez (Çanakkale) yüzey araştırması seramikleri ve yeni üretimler" konulu tezinin özet kısmında, Kepez bölgesinde yaptığı yüzey araştırmasında, bizim bulduğumuz örneklere benzer şeffaf sarı ve yeşil renkli sırlardan bahseder. Hatta sigrafitto Bizans örneklerine tesadüf ettiğini de yazar. Duruma ilişkin yeni verilere ulaşıldıkça buradan aktarılmaya devam edilecektir.

5 Mart 2012 Pazartesi

ANTALYA ARKEOLOJİ MÜZESİ'NDE ÇANAKKALE'LER

Değerli dostum Aykan Özener, yeni bir gezisinden döndü. Bu kez Antalya'dan gelirken benim için görüntülediği ve Antalya Arkeoloji Müzesi Etnografya sergisinde yer alan geleneksel Çanakkale seramiklerinden bir grubu bana elektronik ortamda yolladı. Teknolojinin bu yönünü çok seviyorum. İlgilendiğiniz konularda hız ve kesin çözümler sunuyor. Bilgilerin dijital hale getirilerek paylaşılması hem kolay hem de pratik. Aykan Özener de gittiği farklı kentlerden benim ilgimi bildiğinden, bu konuda benden yardımını esirgemiyor. Gelelim örneklere. Testiler kuş ve ördek başlı. 19. y.y. a tarihlendirilebilirler. Christie's Müzayede kuruluşunun internet sayfasında satışını duyurduğu örneklere çok benzemekteler. Tabak ise gemi dekorlu örneklere güzel bir örnek olarak karşımıza çıkmakta. Suna İnan Kıraç kolleksiyonundaki gemili tabakla aynı olsa da benzer özellikler içermekte. Bu tabağı da 18.y.y. ortası- 19. y.y. ortası olarak tarihlendirmek yanlış olmaz. Her iki tabaktaki gemi dizaynı doğal olarak farklı. Fakat kalıplaşmış stil özellikleri ise yadsınamaz bir gerçek. Her iki geminin de yelken direğinin tepesinde duran flama aynı biçimde ve rüzgardan aynı yöne dönmüş durumda. Gemilerin gidiş yönleri de ynı. Ek olarak denizdeki stilize dalga çizgileri, tabağın bordür dekoru hep aynı. Tabakların biçim, sır ve astar özelliklerinden bahsetmeye hiç gerek yok, onlar tümden aynı. Bu örneklerin aynı kentte bulunduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda, belki de aynı atölyeden birlikte satın alındığını ve sonrdan dağıldığını var sayabiliriz.

3 Mart 2012 Cumartesi

SADİ DİREN


Yurdumuzun yetiştirdiği uluslararası anlamda en önemli seramikçi ve eğitimcilerinden, değerli Hocam Sadi Diren'e ait 1977 yılında şekillendirmiş olduğu bu örneği, hatırlamadan ve paylaşmadan edemedim. 45x20x16 cm. ölçülerindeki bu örneği, Çanakkale at başlı testisinin ana gövde yapısı ve ek parçalarının konumlanması ile kıyasladığımda ciddi benzerlikler görüyorum. Kurs biçimlerinin kullanışı ve Çanakkale at başlı testi gövdesinin sentezi olarak, Anadolu kültürünü çok yalın ve temiz bir şekilde yansıtan bu çalışmada, Hocam meşhur mat bal köpüğü sırını kullanmış. En son 28 Aralık 2010 da  İstanbul'da önemli bir sergi düzenleyen Sadi Diren azimle çalışmalarını sürdürerek son sergisini gerçekleştirdi. Hocam, sanatçı ve sanat eleştirmeni Emre Zeytinoğlu, Sadi Diren için "Onun yaşam öyküsüne göz attığımızda, sanatçılığın ve zanaatkârlığın, endüstrinin ve eğitimciliğin, yöneticiliğin ve sürekli öğrenciliğin, kariyerlerin ve kariyerleri hiçe sayışların, hedeflerin ve geri dönüşlerin, umutların ve umutsuzlukların, olanaksızlıkların ve mucizelerin vb. iç içe geçtiğine tanık oluruz. Sadi Diren'i tanımlayabileceğimiz tek bir tümce varsa, o da hem yaşamını hem de bu bağlamdaki sanatını, bir "oyun ciddiyeti" ile sürdürdüğüdür; yaşamının ve sanatının kurallarını koyan ve istediği zaman da o kuralları özgürce değiştirebilmeyi göze alan o'dur çünkü." diyor.

1 Mart 2012 Perşembe

ÇANAKKALE POTTERY

The pottery of the workshops of Çanakkale (the Dardanelles) was for many years on the fringe of research, buried in the shade of the famous İznik and Kütahya pottery. However, the existence of sporadic groups of Çanakkale vases in private and museum collections has prescribed for their study in recent years. As a result, the particular pottery production as well as the special social and economic activities in northwestern Asia Minor, which has remained famous for its battlefields in modern history, has been resurrected.

Nevertheless, the onset of pottery activity in the city remains unknown. The first known express reference to Çanakkale pottery was made by the traveller Edmund Chishull, in 1699, who describes the Dardanelles as an “extensive, melancholic area famous for an odd type of carefully glazed pottery, which is sold in vast quantities”.1

It is widely acceptable that the earliest pottery production of Çanakkale consisted of vases whose main characteristic was the blue colour. They initially coexisted with and soon were replaced by vases of similar shape with brown written decoration and by patterns almost identical, in the early phase, to those of the blue group. The early Çanakkale vases seem to potentially incorporate the stylistic principles of the earlier İznik pottery, although they do not adhere to them. The autonomy of production was probably based on the long pottery tradition of the wider region as well as on the autonomy of the pottery centre from Constantinople. In particular, Çanakkale was never a “palatial workshop”, never depended on the Sublime Porte, as it happened with İznik. Çanakkale workshops probably made vases of daily use, of a quality poorer than those made in the two other pottery centres, which served simultaneously more than one market. The researchers believe that Çanakkale flourished from the late 17th century onwards mainly thanks to the decline of İznik: a pottery centre was born to fill, along with the production of Kütahya, the gap of İznik in Constantinople.

Towards the late 18th century, a new style in Çanakkale pottery appeared along with brown vases: the coloured glaze with the applied written decoration. This style was gradually enriched with a varied moulded decoration before it was largely replaced by the mottled decoration in the second half of the 19th century. The two styles seem to have a western-like character, while the production differs considerably from earlier items.

Location:Built at the mouth of the Hellespont, the location of the small town favoured pottery activities. The area is abundant in ore deposits, water, clay and fuel, which are preconditions for the manufacture and decoration of vases. At the same time, Çanakkale, as a hub built in a sea passage, soon acquired a commercial character and provided the opportunity for transporting goods to nearby and remote markets.

The city must have taken its form after the restoration of the fortifications carried out in 1659 by the Great Vezir Mehmed Köprülü, who secured the area and, thus, encouraged the movement of people from nearby regions. The key location and the concurrent decline of the great pottery centre of İznik as well as the adverse current of the Bosporus, which often made the ships anchor, helped Çanakkale flourish from the late 17th to the early 20th century.

According to travellers and inhabitants, in the course of time Çanakkale looked increasingly like a mosaic of races and mentalities, with Turks, Greeks, Armenians, Jews and western Europeans living in concord. It was gradually transformed into an international harbour, where the East is enriched with western models in a state of fruitful coexistence. The affluent atmosphere, where the different mentalities were not just the echoes of long distance travels but the coexistence of inhabitants of various origins, was fertile soil for the coalescence of western artistic styles and the long-lasting tradition of the workshops of northwestern Asia Minor, particularly from the 19th century onwards. That effortless cultural syncretism was bound to mark the pottery production of the place and make it unique.

Pottery Production in the Late 17th and the 18th Century:The testimony of Edmund Chishull from the late 17th century gives two very important pieces of information about the pottery activity of the Dardanelles. The first is that in 1699 the city was already famous for its pottery production and the second is that the “peculiar type of pottery”, according to Chishull, was carefully glazed and was sold in huge quantities.2 Shortly later, in 1740, Richard Pococke wrote that the inhabitants of the Dardanelles, apart from the large-scale cotton processing and canvas manufacture, were involved in the manufacture of “a type of pottery like that of Delft, which is exported and yields 15,000 dollars a year”.3 The fact that the city was already famous for its vases in the late 17th century, in a period when the goods were made known almost exclusively thanks to transportation and the written and oral travel accounts, indicates that the pottery activities of Çanakkale had been established for several years. This is also evidenced by the remark about the careful glaze of the vases and their increased commercial transportation. Probably less revealing is Pococke’s estimation that the specific pottery is reminiscent of the Delft vases, because in his time the workshops of the Dutch city produced items of questionable quality due to economic developments in Holland.

Types of Vases and Stylistic Characteristics:The patterns and decorative motifs of the early production were balanced, with a limited number of colours used. The small manufacturing imperfections indicate the provincial workshop, with a few items of its production having survived to date. There are mainly two styles described by the two different colours used for the written decoration of the vases; the blue and the brown (violet and maroon). There are several vases combining characteristics of both styles, which suggest a parallel production as well as an effortless transition from the one style to the other. The pottery products produced at the time are mainly dishes, the famous “tsanakia”, as well as cups and small pithoi. The dishes have wheels, are internally glazed, are either deep or shallow, usually have a quite wide lip, while the traces on their bottoms indicate the use of a small tripod during firing. The cups have a ring-shaped base and their walls usually depart from the blue group and belong almost clearly to the brown group.The small pithoi are like pears or oval, while their handles are vertical to the shoulders as if they stem from them. The separate groups are generally balanced as regards both the selection and the rendering of the patterns.

In particular, the blue group includes colourlessly glazed pottery items decorated with blue patterns on a white coat covering the maroon clay of the vases. The prevailing motifs are floral, more or less schematised. As regards the dishes, the written patterns are incorporated in a geometric pattern on the bottom of the vase, usually inscribed within a polylobepalmette or a triangular ornament. Fewer vases are decorated with ships and buildings surrounded by tall trees, which are reminiscent of the “monumental painting” that adorned the rooms of the houses in that period. The drawings are made with free strokes and all paintings are usually described by sharp contours. As regards pithoi and the cups, the patterns are on bands running around the vase. This element as well as the general free-hand rendering of the lines maintains the impression of a latent movement in the paintings.

It is worth mentioning that the quality of the vases of that production was not always the same. There are vases decorated with dark blue colour (“cobalt blue”), either alone or in combination with maroon ochre, characterised by their transparent glaze and, in general, their careful manufacture. Few examples of this type are known today. The coat, the glaze and the colours adhere very well to each other as well as to the vase’s body. As a result, the aesthetic result often reminds of İznik vases. However, there are cases in which the blue colour is diffused under the glaze.

A second group of blue vases includes some of the clumsiest examples, mainly small pithoi, as well as dishes in greyish blue. The strokes in these vases are thicker and the clay less pure. The glaze is more porous than that of the vases of the first group and presents imperfections, most typical being the flaking written ornaments. The surface of those vases is rather rough, while, as regards their manufacture, they seem to be closer to the violet-brown decorated vases.

The early production also includes vases with almost identical drawings painted either in blue or in violet-brown colour, as well as blue vases (dishes and cups) with pale brown or maroon strokes. Those examples, which combine both colours and their written decoration in both colours may be found almost identical in similar vases, must be considered a transition from the blue to the violet-brown production.

The brown group of vases is described by a large-scale production of dishes. The fact is that circa the mid-18th century the small town was established as a pottery centre. The hollow “tsanakia”, the cups and the pithoi, which were still produced, were decorated mainly with floral motifs, branches and leaves with flowers, which became increasingly schematised. The painted decorative topics are on a white circular background (jars) or on the bottom of the vases, though not crammed. The free rendering of the drawings breaks the stillness of the basically geometric figure. Even the schematised ornaments are often described by gyres, whether it is obvious or not. The thick, colourful strokes that render leaves and flowers provide a relief impression.

The dishes (“tsanakia”) that flood the market in that period are similarly coated in the interior with off-white “batanas” –a syrupy substance from various kinds of clay or lime or oil paint –, on which the decoration is rendered with free-hand strokes, at first in violet-brown colour and ochre and later only in violet-brown. The dishes, whose bottom is decorated with floral motifs, branches and leaves in dark brown, ochre flowers and landscapes or ships or even animal figures, have a net motif on the rim. The same happens with those in which the fully schematised naturalistic patterns are usually inscribed within rhombs and triangles the craftsmen choose to depict in the interior of geometric shapes. In the course of time the decoration of the dishes was dominated by schematised ornaments with flowers, tufts of leaves and whirling leaves in violet-brown painted with free strokes. The rim of the dishes of the latter group usually includes two concentric circles with either intermittent clusters of drops between them or just free strokes resembling thin, long leaves. The drawings of the rims changed gradually, as evidenced by the fact that the intermittent clusters of drops, the concentric circles and the long leaves coexisted for some time. The diameter of most dishes of that period, which are deep, gradually decreased.

The brown group of vases also includes cups and pithoi classified in two groups. The first group includes egg-shaped, flattened pithoi and cups with almost perpendicular walls. Those vases are similarly coated in the interior and the exterior with off-white batanas, while externally they are decorated with floral motifs in violet-brown colour and spotted palmettes in pale-brown or maroon colour. They belong in the same group as the dishes with the respective decoration in violet-brown colour and spotty palettes. The second group includes oval pithoi coated similarly both internally and externally from the rims almost to the base of the neck and the upper part of the perpendicular handles. As regards the rest of the body, only two big medals have an off-white coat on the main sides of the vases. Those medals are decorated with violet-brown painted motifs with free strokes mainly depicting landscapes. Violet-brown leave motifs surround the medals with the painted compositions directly on the maroon clay of the vases and supplement the decoration of the glazed parts of the neck and the handles. The vases of the second group are obviously relevant to the dishes adorned with landscapes and buildings.

Pottery Production in the 19th Century:In the 1800s the pottery production of Çanakkale gradually abandons the prototypes of the earliest Asia Minor workshops and incorporates elements of western art styles, such as baroque and rococo. The multinational character of the city seems to have been established already from the mid-18th century, while the commercial development of the relatively new city was accelerated.

The pottery production of that late period includes mostly “commemorative” items sold to the crews of the ships anchoring in the harbour and to travellers passing through the area. Circa 1850, Smith was the first to refer to a vase of a strange shape. He dispraises a deer-shaped jar he bought to offer to a friend. He reports that it is the ugliest thing he has ever seen in his life, without failing to note that “the tall and elegant water jars decorated with golden leaves were in highest demand”.4 It is interesting that most travellers who visited the city in that period talked about large-scale production and “clumsy” pottery, while they seem to be impressed by the poor quality of the colours applied on the glaze. It is also the first time that the travellers’ texts have divided the vases into open and closed shapes, while there is also reference to the division of labour at the workshops. It is impressive that until 1850 the travellers talked about “clumsy” pottery of poor craftsmanship in the written decoration. However, as regards the shapes of the vases, some of the travellers consider the vases quite elegant.

The travellers’ accounts confirm the application of cold colours (such as golden) on the glaze in that period. However, their texts include apparent contradictions with regard to the quality of Çanakkale pottery. Although talking about “bad porcelains”, Sibthorp reports that “some vases do not have an ugly shape […], but their colour is not baked, even though they are skillfully painted”. Olivier is impressed by the fact that the painted ornaments are not incorporated into the glaze of the vases and gradually fade from this clumsy pottery items, which are made from good clay and glaze though. Given that the representations on the fine porcelains of the respective European workshops are very familiar to the travellers, it is possible that they are their measure when they talk about the “clumsy” pottery of Çanakkale, thus choosing this word to describe the daily use of the city vases.

Lady Dufferin, in 1881, compares the “cheap”, as she says, production of Çanakkale with that of Vallauri and remarks that the cost is extremely low. Although she does not seem to be elated, she will buy a vase to adorn the embassy in Constantinople.5 In 1887, William Cochran ironically states that “the pottery of Çanakkale is famous for its gilt and the colour rather than the taste”. Nevertheless, he says that in some cases the shapes are elegant, if not classic. He adds that “the tall and thin vases are said to have been constantly attracting buyers”.6

Types of Vases and Stylistic Characteristics:
The main characteristics of the middle period of Çanakkale pottery are the increased production and its enrichment with new shapes and ways of decoration. The body of most vases at first reminds of eastern standards. However, western-like styles gradually appear. The use of various applications during glazing, which is attempted in Çanakkale for the first time, shows that the western practice is followed. Thus, as regards the decoration of the vases, along with the brown style of the previous phase, which is continued in dishes and pithoi, the coloured transparent (or semi-transparent) glaze and the application of “cold” colours over the glaze is introduced this period in Çanakkale pottery. As regards the shapes of the ceramics produced, apart from dishes, cups and small pithoi, which are still produced, the new items are the characteristic Çanakkale jugs with the pear-shaped body and the tall and thin neck, “mastrapades” (tin cups) and “amphoriskoi”, “Kapaklidikes” bowls (with or without a leg) and, towards the end of that period, smaller table vases of a more exquisite shape (ship-shaped oil lamps, sugar bowls and salt boxes).

The use of almost opaque coloured glazing and applications on the colours, which took place in that period at the workshops of Çanakkale, was an innovation in the styles the specific workshops had followed so far. It coincided with the tendency of the Ottoman aesthetics towards “Europeanisation”, the settlement of several Europeans in the city and the development of the commercial relations of the empire with Europe. In other words, it resulted naturally from the cultural and economic “convergence” between Europe and the Ottoman Empire, which marked the early 19th century. As a result, the production of pottery would follow this style of cultural syncretism until the early 20th century.

The dishes still produced had a violet-brown decoration and spinning patterns or tufts. Another group of dishes, which appeared in the early 19th century, included vases with coloured glaze painted with unbaked colours. This group followed the stylistic developments of 1800-1850, when the rest of the vases were similarly decorated.

The jars that started to be produced in that period have an elegant, almost “classic eastern”, shape, which reminds of the respective glass vases and İznik vases. They always have a coloured transparent or semi-transparent glaze, mainly black or dark brown, green and white, with painted decoration. Large compositions of gilt and other “cold” colours, mainly red, yellow and black, cover the greatest part of the body. The same decoration is used for clover-shaped jars, mastrapades, jars with two handles (amphoriskoi) and bottle-shaped jugs, cups and ‘kapaklidikes’ bowls with or without a leg and a lacy band in the mouth.

Towards the maturity of this phase, in 1850, more shapes of vases appear: ships, vases shaped like animals or humans, sugar bowls consisting of twin vases on a single latticed base and braziers. All those are not only decorative items; they are simply elaborately decorated vases of daily use in exquisite shapes.

After 1850:In the mid-19th century, the local market must have already been flooded by the small, exquisite vases: sugar bowls, tobacco cases, various vases with lids decorated with models of animals or humans, oil lamps shaped like ships and lots of other table and decorative pottery ware. In that period and until the dawn of the 20th century the pottery of Çanakkale became a “handicraft” production, although both the cost of the vases and the demand for them were significantly reduced in comparison with the previous years. It is worth mentioning the plasticdecoration with applied flowers and animals. It had been moderately introduced into decoration in the early 19th century, but it was later established as a basic decorative element. Apart from the colours applied on the dark glaze towards the end of the century, there are frequent sporadic spots in brown and green colour along with the glass on vases coated with off-white batanas. The aesthetic result is very different from what it had been until then; it was often described as “waning”.

As for the style, the vases were described by horror vacui and characteristics drawn from western standards, not only as regards the “cold” colours applied on the glaze but also the various applied ornaments and the patterns. The Çanakkale pottery of that period was closer than ever before to the western standards, which were established as the basic elements of the production, which seemed to be quite detached from its eastern roots. It is worth mentioning the amazing similarity of some decorative motifs with the motifs of the French workshops of Vallauri and Biot. The latter supplied the harbour of Marseilles, the great commercial station of the Mediterranean, which provenly carried out economic and commercial transactions with Çanakkale.

The exuberant decoration, in combination with the “cheap” maroon clay, in comparison with the porcelain or the clay of İznik vases, produced the impression that the Çanakkale vases of that production were half-finished, which is the main characteristic of the rococo style, which was already established in the European societies. From the early 19th century onwards the style was increasingly incorporated into pottery. The gilts and the other applied colours, the relief ornaments and the peculiar shapes of the vases, which shyly appeared, were established as the main decorative elements of the late pottery of the city. That mixed production was consolidated in people’s minds as the “waning” Çanakkale pottery.

According to the new style in decoration, the transparently glazed vases whose interior was similarly coated were gradually replaced by vases of mottled decoration. The production of white dishes with schematised floral motifs in violet-brown colour gradually declined towards the late 19th century. At first, the transparent glaze, the floral ornaments decorating the bottom as well as the concentric circles on the rim, which started to become narrower, were maintained. However, the vases were not uniformly coated, but just had spots of white rotating glaze. In the early 19th century this group was also gradually replaced by identical vases, although the floral ornaments no longer existed on the bottom. The glaze selected in that phase was yellow or green. The same decoration appeared in all types of produced vases.

Towards the early 20th century, the forthcoming military conflicts threatened the traffic of goods. The production of the most exquisite vases was gradually abandoned, as tourism and, as a result, the demand for those mainly commemorative items in the area was reduced. In the following years the small city became a bastion of the Ottoman forces in the area. The walls were restored and equipped with rows of cannons already from 1864. The Bosporus was mined and the commercial ships that used to anchor in the harbour of Çanakkale gave their positions to submarines and military armadas. The massacres of the Armenians and the permanent displacement of the Greeks signalled the end of the short cosmopolitan life of the city.

Petraka Eleni (11.01.2007)


1. Chishull, E.B.D., Travels in Turkey and back to England, : W. Bowyer, (London1747) p. 32

2. Chishull, E.B.D., Travels in Turkey and back to England, : W. Bowyer, (London1747) p. 32

3. Pococke, R., A Description of the East and some Other Countries (London 1745), Vol.II, Part II, pp 102-4: ‘They have a great manufacture both here and on the other side,of cotton and sali-cloth;and they make here a sort of ware like that of Delft, which is exported to the value of fifteen thousand dollars a year…’

4. Smith,A., A Month at Constantinople, London: D. Bogue, 1850, 39-42: ‘…at a dreary little town close to the former fort, known as Chanak-Kalessi to the Turks, and as Dardanelles to us. The people put off in boats, and brought rude pottery for sale made here to a great extent. The traffic was principally in tall, not ungraceful water-jugs, ornamented with a gold leaf; but I bought a bottle made like a stag, as apresent for a friend-certainly the ugliest thing I ever saw in my life’.

5. Harriot Georgina (Hamilton) Hamilton – Temple – Blackwood Dafferin and Ava, marchioness of, My Rushian and Turkish Journals/ by the Marchioness of Dafferin and Ava, (London 1916) p. 125: ‘Tuesday 14th 1881: A cheap kind of pottery is made here, something like the Vallauri ware, and we laid in a stock of it, which, at the small cost of one poynd, will fill many a bare corner in the Embassy…’

6. Cochran, W., Pen and Pencil in Asia Minor or Notes from the Levant, London 1887, 273: ‘An agent from the pottery is always on the outlook for the wondering European, and he looks on to every passing ship. His boat-load of gandy crockery is generally more remarkable for gilding and colour than for taste; nevertheless, the shapes are in some instances elegant, even classical; and specimens of tall water-jugs he selles are said always to command purchasers’.

Source: http://asiaminor.ehw.gr

CHRISTIE'S MÜZAYEDE KURULUŞUNDA SATILAN ORJİNA ÇANAKKALELER




Malum, geleneksel Çanakkale seramiklerinin önemli bir kısmı yurt dışındaki müze ve kolleksiyonerlerde bulunmakta ve bir kısmı da, yine müzayeleler aracılığıyla zaman zaman satışa çıkarılmakta. Türkiye'ye de gönderilen bu yabancı müzayede katalogları konunun uzmanlarınca takip edilmekte. Hatta Türk müzayede kuruluşları da satışlarında çoğunlukla bir kaç geleneksel Çanakkale seramiğini müzyede listesine dahil etmekte. 8 Kasım 2009 da Nişantaşı Müzayede'de 20 bin TL. ye satılan Çanakkale tabak hafızamda yer etti. Daha çok yeni, Christie's müzayede kuruluşunun satışa çıkarttığı orjinal Çanakkale seramiği internette karşıma çıkıverdi. Ne müddettir satılık olduklarını bilemiyorum fakat ben yaklaşık 20 gün önce rastladım ve paylaşmak istedim. Fiyatlar sterlin ve dolar cinsinden oldukça etkileyici rakamlar. Sağlam durumdaki deve örnekleri ve testiler oldukça başarılı ve eksiksiz örnekler. Örneklerin tümü 19. yy. olarak tarihlendirilmiş ve develerden yatar durumda olanı 4200 $ fiyatı ile zengin alıcılarını beklemekte. Testilerin 3 tanesi de farklı renklerde sırlanarak, üzerleri soğuk boya ile dekore edilmiş. Bu örnekler kimi uzmanlarca komik, rüküş hatta çirkin olarak nitelendirilmekte. Kimilerince ise sır üzerindeki soğuk boya dekorlarının, düşük derecede fırınladığını bile sanmakta ve bu düşük dereceli uygulamadan dolayı boyaların yüzeye tutunamayıp döküldüğünü iddia edildiğinin rivayet edildiğini dahi duydum. 1 ve 2 nolu ördek başlı testilere nazaran 3 nolu yeşil sırlı kuş başlı testi fayat bakımından diğerlerine göre daha pahalı. Bu durum belki örneğin sırının yeşil olmasından ya da emzik yapısının farklılığından kaynaklanabilir. Söyleyecek çok fazla şeye gerek yok, önemli olan bu seramiklerin gerektiği değeri bulması diye düşünüyorum.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Geleneksel Çanakkale Seramiği Yorumları: M.Berrin Kayman


M.Berrin Kayman'ın, 2003 yılında düzenlenen ve Çanakkale Etnografya Müzesinde sergilenen "Toprakta Yaşam Bulan Kültür Mirası Çanakkale Seramikleri" sergisi için özel olarak ürettiği 3 farklı atbaşlı testi, aynı zamanda Gökçeada Turizm MYO sergi salonunda düzenlenen karma sergide de teşhir edilmiştir.

Yazıda kullanılan fotoğraflar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Geleneksel Çanakkale Seramiği Yorumları: Esin Küçükbiçmen


Esin Küçükbiçmen'in, "Çanakkale seramikleri'nde hayvan figürleri ve günümüz yorumları" konulu Y.Lisans çalışması kapsamında ürettiği at biçimli örneklerden bir tanesi. Diğer uygulamalar da yorumlama açısından gerçekten başarılı örnekler.

20 Şubat 2012 Pazartesi

ÇANAKKALE REPLİKALARI


Şubat 2012 de, İstanbul Arkeoloji Müzesi ziyaretim sırasında, müze içi satış galerisini şöyle bir dolaştım. Konuya meraklı ve duyarlı pek çok üretici geleneksel Çanakkale seramiklerinin replikalarını üretmekte. Kimi başarılı, kimi ise içler acısı durumda. Satış yerinin raflarında arka köşelere sıkıştırılmış, bir kaç sarı yeşil replika dikkatimi çekti. Örnekler mükemmel diyemeyeceğim fakat vasatın üstü denilebilir. Hiç değilse işçilik temiz. Üretici damgasını tanıyamadım fakat dikkat çekici bir diğer unsur ise fiyatları. Mekanın turistik, ürünlerin sıradışı olduğunu varsayınca, bu durum normal gibi görünse de, genelde ahlaki olarak turistlere pahalı mal satarken, arada zavallı Türk ziyaretçilere olan oluyor. Alan razı, veren razı, tabi ki serbest piyasa, fakat bir denetleme kurumu da olsa, fena mı olur demeden edemiyor insan. Seramikler genel olarak başarılı. Sarı zeminli sır üzerine bakır akıtmalar mevcut, klasik bir durum. Madalyonları biraz kaba buldum. Sır üstü soğuk boyaları da, idareten sürüvermişler gibi. Küçük örnekler olduklarından, oranlar da bir miktar kaçmış gibi, ama olsun, yine de üretim adına girişimci bile olmak, günümüzde önemli. Sonuçta seramik üretmek bir risk. Alıcı potansiyeli gün geçtikçe düşüyor.

17 Şubat 2012 Cuma

DIMITRIS XATZIGIANNIS'TEN BİR ÖRNEK


Midilli Ayasos'ta (Agiassos) yaşayan ve o yörenin en önemli çömlekçi atölyelerinden biri olan atölyeyi babası Yannis ile işleten arkadaşım Dimitris, büyük dedeleri tarafından Çanakkale Biga göçmeni. Dolayısıyla Çanakkale seramikleri geleneğini bilen ve kendilerince yorumlayarak günümüzde yaşatan bir çömlekçi ailenin son kuşak ferdi. İleride daha teferruatlı olarak bu yazıyı geliştirip, kendisi ve ailesi hakkında daha deteylı bilgiler aktarmayı planlıyorum. Kendisinin "Ateş Arabacıları" adlı çalışmasını paylaşıyorum.

11 Şubat 2012 Cumartesi

ÇİNİLİ KÖŞK'TE ÇANAKKALE SERAMİKLERİ


İstanbul Çinili Köşk'e yaklaşık 15 yıldır gitmemiştim. Daha dün, tekrarlamak gereği doğdu ziyaretimi. Malum bilen bilir, orada teşhirde yer alan geleneksel Çanakkale seramikleri meşhurdur ve Prof.Dr. Gönül Öney'in Çanakkale seramikleri hakkında yazdığı kitabına da örnek teşkil etmiştir. Bu kitap eski basım olduğundan konuya ilgi duyan herkesin elinde olmayabilir. Bu nedenle kendi çektiğim örnekleri buraya ekleyeceğim ve ilk örnek olarak da kuş biçimli ve kahve rengi sırlı bu örnekle başlamayı uygun gördüm. Müzedeki teşhirde toplam 15 adet Çanakkale örneği yer almakta. 1 matara, 1 kase, 2 kulplu testi, 1 kulpsuz testi, 1 sirkelik, 1 fincan (kapaklı kap), 1 hayvan biçimli örnek ve 7 adet tabaktan oluşmakta. Kulpsuz olan kırmızı gövdeli testinin Çanakkale olmama ihtimali üzerinde duruyorum. Çünki dekorların bir kısmı fırça ile sır altı işlenmiş. Çanakkale örnekleri genellikle bu tip formlarda kabara dekorlardan oluşmakta. Sır altı dekor tabi ki örnekler arasında yer almakta fakat bunlar desenli tabaklarda mevcut, bildiğim kadarıyla başka türde örnekte yok. Yine de her ihtimal göz önünde bulundurulmalı. Diğer örnekleri de buradan peyder pey eklemeyi planlıyorum.

8 Şubat 2012 Çarşamba

İSTANBUL'DA BİR AY


Türkçesi "İstanbul'da Bir Ay" olan ve Alberth Smith tarafından yazılmış, 1850 Londra baskısı kitapta yer alan 2 farklı Çanakkale seramiği çizimi 40. sayfada yayınlanmakta. 1852 baskısında 42.sayfada yer almakta. Kitap genel anlamda bir seyahatname, Malta'dan başlayan seyahatin, farklı güzergahları ile bilgiler vermekte ve yolculuk İskenderiye'ye devam etmekte. Anadolu'da ilk İzmir'e ulaşan ve Çanakkale aktarmalı İstanbul'a varan seyyah, Çanakkale'de bulunduğu 2 saat içinde bir çömlekçiden aceleyle satın aldığı seramikleri anlatmış. İnceliksiz olarak adlandırdığı su testisinin yüzeyinde altın yaprak dekorlarının varlığınıdan bahsederek, bir arkadaşı için satın aldığı, hayvan biçimli kabı ise hayatında gördüğü en çirkin şey olarak tanımlamakta ve bunu da bir erkek geyiğe benzetmekte. Kitapta kullanılan resimler ahşap baskı tekniği ile hazırlanmış ve toplam 42 adet oryantalizan nitelikte görüntüler yer almakta. Kitapların her 2 baskısı da elimde mevcut olup, konu ile ilgili hazırlanmış bir internet sayfasında yer alan bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

2 Şubat 2012 Perşembe

ÇANAKKALE'Lİ ÇÖMLEKÇİLER

İlk gezginler 18. yy. da ziyaret ettikleri Çanakkle hakkındaki yazılarında, Çanakkale'deki çömlekçilikten söz ederler fakat seramikler imzalanmadığından ustalardan bahsetmezler. En sağlam kayıtlar Osmanlı arşivlerinde yer almaktadır. Başbakanlık arşivinden ulaşılabilen kayıtlara ek olarak, yaşayan çömlekçiler ve seramikçilerle yapılan sohbetlerden, aile büyükleri çömlekçilik yapmış kişilerin son kuşak akrabalarından ve yerinde yapılan araştırmalardan elde edilen verilerle, böyle bir liste yapmanın zamanı geldiğini düşünüyorum. Konu ile ilgili yazılan, tez, makale ve bildiriler de bu listenin oluşmasına katkı sağladı. Böyle bir liste ne işe yarar diye düşündüm ilk başta. Bir başına tabi ki bir işe yaramaz fakat daha önce böyle bir çalışma yapıldıysa da benim elime henüz ulaşmadı. Dolayısı ile bu listeyi hazırlamamak için bir nedenim de yok. Bu listenin zaman içinde artmasını umuyorum çünki tüm kayıtlara ve konu ile yazılan tüm kaynaklara kişisel olarak ulaşmam tabi ki mümkün değil. Meslaktaşlarımın ve konuya ilgi duyanların bana bu noktada destek olmalarını ve bilgilerini benle paylaşmalarını arzuluyorum.
Ahmet Bütün (1908- .....)
Ahmet Özdereli
Abdülkadir Ateş
Ahmet Sakızlı Halil Usta (1936 6.İzmir Enternasyonal'e katılmış)
Ali Usta
Altıparmak oğlu Çanakçı Ahmet Çavuş (1913-17 kayıtlı) Aslanca Mah.
Altıparmak Salih
Aytekin Uçar (Halileli)
Çanak Mustafa Reis İbn-i Ali (1849-52 kayıtlı)
Çanakçı Ali Usta (1913-17 kayıtlı) Aslanca Mah.
Çanakçı Alksandr (19.yy kayıtlı)
Çanakçı Benayeud
Çanakçı El-hac Ebubekir Ağazade Hasan Efendi (1849-52 kayıtlı)
Çanakçı Emin Usta Efendi
Çanakçı Emin Usta Efendi oğlu Ahmet Remzi Efendi (1292 kayıtlı)
Çanakçı Giritlizade İsmail Ağa
Çanakçı Giritlizade İsmail Ağa oğlu Ali Sırrı Efendi (1286 kayıtlı)
Çanakçı Mehmed Ağa (1862 kayıtlı)
Çanakçı Nasuh
Çanakçı Nasuh oğlu Ahmed bin İbrahim (1839-40 kayıtlı) Cami-i Kebir Mah.
Çanakçı Rali (19.yy kayıtlı)
Çanakçı Yusuf Ağa oğlu Mustafa Hulusi efendi (1270 kayıtlı)
Çanakçı Zımmi (1839-40 kayıtlı)
Dimitri oğlu Çanakçı İstiro(1913-17 kayıtlı) Rum Mah.
Emine Türker (Akköy, 1945-......)
Erdinç Uzer (Eceabat)
Fiyakalı İbrahim
Giritlizade Ahmed (1861 kayıtlı)
Giritlizade Mustafa (1861 kayıtlı)
Gıyasettin Usta
Hafız Mehmed Bey oğlu Çanakçı Ali Bey (1839-40 kayıtlı) Yalı Mah.
Hamza Ağa İbn-i Ali Efendi (1835-39 kayıtlı) Cami-i Kebir Mah.
Hasan Bin Hacı Halil (1835-39 kayıtlı)
Hatice Kara (Akköy)
Hüseyin Akyüz
İsmail Bütün
Kadir Ateş
Kemikzade Hasan Ağa (1828-34 kayıtlı)
Kerid-i zade Ahmed Ağa (1849-52 kayıtlı) Çanakçılar Çarşısı
Kutlu Bozkurt
Mazlum (1858 kayıtlı)
Mehmet Ali Gümüş (Akköy, 1995 te çalışıyordu)
Mehmet Türker (Akköy)
Muhammet Onat 1977
Mustafa Türker (Akköy)
Naciye Çetin (Yuvalar, 1943 doğumlu)
Salih Bozkurt
Salih Demirci
Sarısakal Ahmet Uçar (1917-1987)
Sezai Adalı
Sezai Usta
Sinan Uçar (Halileli, 1973-2011)
Yahyabin Yakup (1839-40 kayıtlı) Yalı Mah.

31 Ocak 2012 Salı

ECEABAT ve ATİKHİSAR KİLİ, EZİNE KALSİTİ KİMYASAL ANALİZLERİ ve ICP TESTLERİ

Gerçekleştirmiş olduğum ÇOMÜ 2009/12 nolu BAP projesi kapsamında, Çanakkale Seramik Fabrikaları Kele Maden Ar-Ge laboratuvarında yapılan kimyasal analiz sonuçları.




Gerçekleştirmiş olduğum ÇOMÜ 2009/12 nolu BAP projesi kapsamında, ÇOMÜ Merkez Laboratuvarında laboratuvarında yapılan ICP testleri sonuçları.


Proje ile ilgili olarak daha önce hazırladığım kısa yazıya ise buradan ulaşabilirsiniz.

30 Ocak 2012 Pazartesi

AYVALIK'TAN BİR ÖRNEK


2008 Yılı ilk baharında Ayvalık'a gerçekleştirdiğim bir gezi sırasında, çarşıda dolaşırken bir eski eşya satıcısına tesadüf ettim. Farklı yerleri gezmeye gittiğimde ilk aradığım şey genellikle eski eşya satıcıları, müzeler ve lokantalar olur. Bu kez de farklı olmadı ve eşimle birlikte çıktığım bu gezide eski eşya satıcısıyla yaptığım kısa bir sohbet sonrası, Çanakkale'den geldiğimizi söylememiz üzerine, bir kenarda tozlanmış duran fotoğraftaki örneği bizlere gösterdi. Henüz seramikçi olduğumuzu bilmediğinden, bize elindeki örneğin geleneksel Çanakkale seramiği olduğunu ve bunu zamanında berberlerin kullandığını söyledi. Ben de sempati ile gülümseyip, kibarca anlattıklarını dinledim. Anlattığına göre berberler traş esnasında bu astarlı ve şeffaf yeşil sırlı kabı kullanmaktaymışlar. Tabi ki bu da bir bakış açısı. Fakat daha sonra ben kendi kimliğimi açıklayıp, bildiğim haliyle seramiğin hikayesine değinip, aslında bunun çayhanelerde kullanıldığını ve yıkanan çay bardaklarının süzülmesi için üretilen bir form olduğunu anlattım. Malesef kendimize özgü yerel ve ulusal değerlerimize yeterli değeri vermediğimiz gibi, bir de bunları bir şeiklde yıpratıyor olmamız gerçekten üzücü. Yaşadığım bu küçük olayda dahi, bu yıpranmayı görüp yaşamak, içimi sızlattı. Seramik, ahşap, keçe diyerek geçip gittiğimiz, önemsemediğimiz pek çok günlük kullanım eşyası, zamanında çok önemli boşlukları doldurarak hayatımızı kolaylaştırdı. Şimdilerde ise hep bu malzemelerin alternatifleri olan ve sağlığa zararlı nesneleri, iç huzuruyla kullanmakta değil miyiz? Seramiğin yerini teflon, ahşabın yerini PVC, keçenin yerini naylon almadı mı? Bunun benzeri örnekler hızlanarak çoğalmadı mı? Hastalıklar, kanserden ölümler artmadı mı? Buna artık bir son vermemiz gerekmiyor mu?

14 Ocak 2012 Cumartesi

ÜSKÜFÇÜ CURUF ANALİZİ (Analysis of Slag from Üsküfçü)

Cüruf analizi sonucu.
Slag analysis results.

Daha önce yazdığım Üsküfçü gezi yazım ile ilgilenen Sn.Büşra Danacı'nın isteği üzere, kendisine yolladığım cürufun analizini benimle paylaştı. Kendisine teşekkür ediyor ve buradan paylaşıyorum. Cüruf ağırlıklı olarak % 30,30 Silikon, %31,52 Demir ve %10,70 kalsiyum, %5,125 kurşun ihtiva etmekte. Sonuçlar ilginç, çünkü numune mıknatısla manyetik özellik göstermemişti fakat ciddi oranda demir barındırmakta. İşlenmesi durumunda bileşenleri ayrıştırma imkanı olabilir mi, olsa bir işe yarar mı? Tabi ki pratikte bunu maden, metalürji, malzeme ve seramik mühendislerinin değerlendirebileceklerini tahmin ediyorum.

Following a request from Mrs. Büşra Danacı, who showed interest in my previous travelogue about Üsküfçü, she shared the analysis of the slag I sent her. I thank her and am sharing this here. The slag mainly contains 30.30% silicon, 31.52% iron, 10.70% calcium, and 5.125% lead. The results are interesting because the sample did not show magnetic properties when magnetized, but it contains a significant amount of iron. If processed, could it be possible to separate the components, and if so, would it be useful? Of course, I assume that mining, metallurgy, materials, and ceramics engineers could evaluate this in practice.