12 Mayıs 2021 Çarşamba

SERAMİKÇİNİN MAHLUKAT KILAVUZU (Potters Monster Manual)

“... Tulpar binen alır düşmandan öcünü.

Erali/Şirali destanı


Tarih öncesi çağlardan itibaren sürekli gelişim gösteren insan oğlu, hayranlık ya da korku duygusu ile yaklaştığı, tapındığı ya da önem verdiği somut yada soyut varlıkları bir biçimde ifade etme ihtiyacı duymuştur. Bu ifade kimi zaman iki boyutlu olarak bir mağra duvarı gibi bir yüzeye, ya da üç boyutlu olarak biçim verebildiği herhangi bir madde ile olmuştur. Neolitik çağdan itibaren seramik üretmeyi öğrenen insanoğlu, gelişen teknik ve zevkleri sonucunda daha nitelikli ürettiği seramiklerde, bu biçimlendirme anlayışını devam ettirmiştir.

Hazırlamaya çalıştığımız bu kılavuzda, özellikle antik çağdan itibaren seramik biçim ve yüzeylerde karşılaştığımız, hayal ürünü yaratıklarla ilgili başlangıç niteliğinde bir derleme yapılmaya çalışılmıştır. Ele alınan örnekler yanlızca fikir vermesi amacıyla seçilmişlerdir. Bu örneklerde herhangi bir sistematik yaklaşım benimsenmemiş, yalnızca basit bir sınıflandırmaya gidilmiştir.

Seramiğin keşfi ile birlikte hayal ürünü varlıkların şekillendirilmeye başladığını söylemek elbette doğru olmaz. Bu nedenle, burada yer alan örneklerden en eskisinin geometrik döneme tarihlendirildiğini ve bu örneğin de bir at adam (sentor/centauros) olduğunu belirtmek durumundayız. Bu kısa yazı bir arkeolojik araştırma yazısı olmadığından, konu seramik çeşitliliğinin saptanmasına yöneliktir. Bu yüzden daha detaylı yapılacak araştırmalarda, geometrik dönem öncesine ait örneklerin varlığından da bahsedebilmek mümkün olabilir.

Bu konuyu ele almamızdaki nedenlerden biri, seramik sanat tarihine baktığımızda, eski ustaların ya da üreticilerin, belirli konular dahilinde çalışmış oldukları ve bu konuları çalışırken de, belli referanslara ihtiyaç duyduklarını ortaya koymaktır. Bizim referans noktamız ise din paralelinde gelişen mitolojik öykülerde adı geçen hayal ürünü yaratıkların, ki bunlara mahluklar da denebilir, seramik üretiminde sıklıkla esin kaynağı olarak kullanılmış olmalarıdır. Kullanılan bu mahluklar kimi zaman bildiğimiz canlıların çeşitlemeleri olabildiği gibi, kimi zaman da farklı bir kaç canlının tek bir bedende vücut bulmuş halleridir. Bu mahlukları temel olarak sınıflandırmak gerekirse:

I. İnsan çeşitlemesi mahluklar

    I.I. İnsan + hayvan birleşimi hayali mahluklar (Sentor: İnsan+at)

    I.II. İnsan + hayvan + hayvan birleşimi hayali mahluklar (Triton: İnsan+balık+at)

II. Hayvan çeşitlemesi müstakil mahluklar (Tepegöz)

III. Hayvan+hayvan birleşimi mahluklar

    III.I. 2 farklı hayvanın tek vücutta betimlenmesi (Grifon: Kartal+aslan)

    III.II. 3 farklı hayvanın tek vücutta betimlenmesi (Khimera: Aslan+keçi+yılan)

Listelenen mahluklara dair örnekleri ele almadan önce, konu olarak neden böyle bir tercihe gidilmiş olabileceği ve bunun sonucunda, günümüz seramik sanatına ne tür etkileri olduğuna değinmek de yerinde olacaktır. Seramikte gelişim süreçlerinin incelenmesi noktasında, ihtiyaç duyulan esin kaynakları arasında yüz yıllardır rastladığımız bu tür mahluklar hakkında, pek çok çalışma yapılmış, kitaplar yazılmıştır. Özellikle fantastik edebiyat ve sinemanın günümüzde popüler oluşu ve bir değer olarak yükselmesi sayesinde, fantastik mahluklar ile çok daha sık karşılaşmaya başladığımız şu günlerde, ele aldığımız mahlukların geçmişinin çok eski tarihlere dayanmakta olduğunu vurgulamaya çalışacağız. Bunu yaparken de, hayali, mitolojik, fantastik ya da adı her ne olursa olsun, bu mahlukların belirli nedenlere dayanarak ortaya çıkmış olabileceği gerçeğini göz ardı etmememiz gerekmektedir.

Antik çağ insanları, bu mahlukları, sözlü miras unsuru olarak kuşaklar boyunca efsaneler aracılığıyla aktarmış, yazının keşfi sonrasında ise önemli efsane ve masallarla kayda alınarak günümüze dek ulaşabilmiştir. Bu noktadan bakıldığında, disiplinler arası bir çalışmanın ortasında buluveririz kendimizi. Arkeoloji, mitoloji, etnografya, tarih, sosyoloji, teoloji, folklor, mimari, plastik sanatlar ve seramik bu mahluklar sayesinde iç içe geçmiş durumdadır. Her mahluka dair analizi ve kavramayı yapabilmek için, saydığımız bu disiplinlerden çoğunlukla bir kaçını birlikte ele alarak örnekleri değerlendirmek yerinde olacaktır.

En ilgi çekici bulduğumuz mahlukat, kanatlı at olarak betimlenen “Tulpar”dır ve farklı mitolojilerde Pegasus, Burak olarak adlandırılan örnektir. Kanatlı at farklı coğrafyalarda daha farklı isimler de almaktadır. Bu yazıda özellikle Tulpar örneği üzerinde durularak, Öntürk sanatından itibaren bilinen bu kanatlı atın, antik Grek (Helen) sanatı öncesine dayanması gerekmektedir. Kaynaklar ve örneklerle, Tulparın geçmişi üzeride, seramik verilerini de kullanarak bir saptama ve köken araştırmasının kanıtlarına ulaşılmaya çalışılacaktır. Böylelikle ulusal kültürlere ait verilerin gerçekçi bir şekilde ortaya konulması ve kültürel bozulmanın önüne geçilmeye çalışılacaktır. Kimi kaynaklarda kanatlı at figürünün geçmişinin Kuzey Mezapotamya'da MÖ 13-14. yüzyıllara tarihlenen Sümer ve Asur sanatında tasvir edildiği iddiası mevcuttur. Gürçay makalesinde kanatlı atın, Mezopotamya uygarlığında ortaya çıktığını (43) aşağıda yer alan silindir mühürü referans göstererek belirtmektedir. Kalsedondan mamül bir silindir mühür yüzeyinde betimlenmiş bu örnek, her ne kadar kanatlı at olarak algılansa da, Sümer mitolojisinde yer alan bu kanatlı at, aslında boynuzları olan ve hatta pençeleri olan karışık bir örnek olup, bildiğimiz kanatlı at figüründen çok farklı bir mahlukattır. Yine aynı makalede Gürçay’ın kanatlı at ile sentoru (centauros) aynı mahluk olarak belirtmesi (43), yazarın eksik bilgisi ile bu çıkarımı yapmış olduğunu ve kanatlı atın kökeni ile ilgili tespitinin talihsiz bir ifade olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle kanatlı atın kökenini Mezopotamya’da aramak yersizdir.

Kanatlı, boynuzlu ve pençeli at, MÖ 13-14.yy. Kaynak: Metropolitan müzesi

Bu noktada kanatlı at Tulparı Asya sanatında aramak ve bu paralelde değerlendirmek farklı bir yaklaşım olarak doğru olacaktır. Pegasus dendiğinde, ortalama sanatsever insanlar arasında bir fikir sahibi olanların sayısı, Tulpar dendiğinde fikri olanlara kıyasla oldukça azdır. En azından kendi gözlemlerimize dayanarak, sanat eğitimi alan öğrenciler arasında saptadığımız durum böyledir. Bu nedenle, Türk kültür ve sanatına ait bir verinin, Grek medeniyetine ait olduğunun zannedilmesi dahi, eğitim sistemimizde olan bir eksikliğin göstergesidir. Masal, efsane ve sanatımıza ait veriler, ilköğretim çağından itibaren yeterince önemsenmemiş, eğitim sistemimizin bir parçası haline getirilmemiş olduğundan, yaşanan bu durum aslında çok doğal bir sonuçtur. Bu durum müfredatta sanat ve sanat tarihi hatta kültür tarihi derslerinin olmamasının sonucu olup, yerli ve milli olma yolunda ilerlemeye çalışılırken, bir kez daha üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur.

Kaynak: Kanatlı At Betimlemelerinin Türk Resim Sanatındaki Masalsı İzdüşümleri sf.38

Tulpar örneğini Öntürk sanatıyla ilişkilendiren en önemli arkeolojik buluntu, Kazakistan'daki Esik Kurganı’nda bulunmuş olan “Altın Elbiseli Adam”a ait altın taçta yer alan bir çift kanatlı at figürüdür. Aynı kurbanda grifon betimlemesi de bulunmuştur ki, bu da incelenmesi gereken ayrı bir mahluktur. İskit sanatına ait olan bu kurganda bulunmuş örnekler MÖ 5. yy. a aittir. Her ne kadar bahsedilen örnekteki atların, boynuzları olsa da Kutlu da bu figürleri eserinde “Tulpar” olarak adlandırmıştır (2020:47). Bu kanatlı at figürü olan Tulparı, Öntürk olan İskit’ler ile doğrudan bağlayan örnek, kanatlı at inancının aynı zamanda İskit'lere ait bir inanış olduğunu da ortaya koymaktadır. İskitlerin MÖ. 900-250 yılları arasında tarih sahnesinde varlık gösterdiği bilindiğinden, Tulparın geçmişini MÖ. 10. yy.a kadar geriye götürebilmek mümkün görünmektedir. Bu tarih ise bizi seramik sanatı kronolojisinde Protoeometrik çağa ulaştırır. Protogeometrik dönem seramiklerini, üç boyutlu olarak ya da seramik yüzey bezemelerinde kullanılan figürler olarak değerlendirdiğimizde, kanatlı at figürüne rastlayabildiğimizi kendi adımıza söyleyemiyoruz. Bunun nedeni ise, kanatlı atın doğuya özgü bir figür olması ve doğuya dair mitolojik verilerin ve kültürel, dini unsurların antik Greklere, yani batıya henüz ulaşmadığı ve oryantalizan döneme dek de ulaşmayacak oluşudur.

Antik çağda kendilerinden olmayan halkları “Barbar” olarak nitelendiren Grekler, zenginliklerini artırma uğruna, kolonileşmiş, Ege’den Anadolu’ya oradan da daha içlere doğru devam ederek Perslerle çetin bir rekabete girişmiştir. MÖ.720 lerden itibaren kolonileşen Grekler, Anadolu kıyıları, Mısır, İran ve ötesine dair bilmediği yeni unsurları, bu tarihlerde başlayan oryantalizan çağ ile birlikte kendi kültürlerine aktarmaya başlamışlardır. Anadolulu halklardan Frig, Lidya, Likya ve niceleri, Greklere göre barbardır. Gerklere göre az gelişmiş olan, kendilerinden olmayan halklar her yönüyle birer doğal kaynak gibi değerlendirilmişlerdir.  Yalazı, “Panhellenizmin Kölelik Boyutu” adlı makalesinde Greklerin köleliğe bakışına, kölelik sayesinde zenginlik ve üstünlük yaratma anlayışlarına değinmiştir. “...  günümüzde az gelişmişlik, doğululuk gibi imgeler ile toplumların beşerî ve maddi zenginliklerinin gelişmiş, batılı ülkelere transferi söz konusudur. Aynı eğilimin antik dönemde de var olup olmadığı ise araştırılmaya değer bir konudur” (YALAZI:2020, 291) demektedir. Köleleştirdikleri Persleri, kazanç ve yaşamlarının önemli bir parçası olarak gören Grekler, bu davranışı Anadolu ve çevresi kavimler için de uygulayarak Roma uygarlığına dek bu sistemi devam ettirmişlerdir. Roma da bu sistemi koruyarak sürdürmüştür.

"Kolonizasyon  → Kölelik  →  Kültürel hırsızlık  →  Para  →  Zenginlik" zinciri Greklerde neredeyse bir saadet zincirine dönüşmüş, Tulpar ise bu kültür hırsızlığında, Grek mitolojisinde yer alacak önemli bir figür olan, Pegasusa dönüşmüştür.

Tulpar ya da Pegasus ile ilgili seramik malzeme ile şekillendirilmiş betimlemeler her ne kadar örnekler eşliğinde incelecek olsa da, burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz bir örnekten bahsetmek, geniş zaman dilimlerinin aşılması ve geleneksel sanatlarda karşılık bulması adına önemli olacaktır. Bu örnek geleneksel Çanakkale seramikleri olarak bilinen ürün grubu içinde değerlendirilmesi gereken bir kanatlı at figürüdür. Bu kanatlı at ile ilgili daha önce yazdığımız yazıda da belirttiğimiz gibi, çok nadir bir Tulpar figürüdür.

Tulpar, Geleneksel Çanakkale Seramiği, Kaynak

Çanakkale seramikleri arasında yer alan at başlı testilerin boyun kısmının her iki yanında yer alan kanatsı yaprak eklemelerinin, yine Tulparın kanatları olma olasılığını tespit eden Berrin Kayman da, bu durumun önemini sunum ve yazılarında vurgulamıştır.

Aşağıda sınırlı sayıda yer verdiğimiz örnekler, konuya giriş niteliğinde olup, mahlukat çeşitliliğinin tespitinde kolaylık sağlaması için seçilerek kullanılmışlardır. Bu konu ile ilgili ödev hazırlayacak ve tasarım yapacak öğrencilerimin, buradaki örneklerden farklı olanlarını kullanmaları gerekmektedir.

Devam edecek....


Grifon, Frig, MÖ 600-550, Kaynak:

Kymera, siyah figür amfora, Etruria, MÖ 550-525, Kaynak:
  
Tifon, Kaynak:

Hidra, siyah figürlü Girit hidrası, MÖ, 346 Kaynak:

Apulian Hipokampus riton, MÖ 350-340, Kaynak:
 
Kadmos Ejderi, Arkaik, Siyah Figür Amfora MÖ 560–550 Kaynak:
 
Kerberos, Arkaik Kırmızı figür Attik, Atina MÖ 6, Kaynak:
 
Kuşadam, Arkaik Korinth pysix MÖ 570, Kaynak:
 
Etrüsk, Tulpar (Pegasus), Kaynak:
 
Satir, Korinth, MÖ 580-570, Kaynak:

Sfenks, Attika, MÖ 470-450, Kaynak:
 
Harpi, Rhodian, MÖ 550-500, Kaynak:
 
Tepegöz, Protoattic Eleusis Amfora, MÖ 660, Kaynak:
 
Sentor, Geometrik dönem, Kaynak:

Triton ve Herakles mücadelesi, Attik siyah figürlü hidra, MÖ 560-550, Kaynak:
 
Kaynaklar:
-Rıza Tan Buğra ÖZER (2018), Truva efsanesindeki mitolojik figürlerin seramik hayvan formları ile gerçeküstü anlatımı, Hacettepe Üniversitesi / Güzel Sanatlar Enstitüsü, S.Yeterlik tezi
 -Aziz Baha ÖRKEN (2020) "Seramik Sanatında Mizah" Afyon Kocatepe Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans tezi
 -Dilan DUYMAZ (2019), "Kanatlı At Betimlemelerinin Türk Resim Sanatındaki Masalsı İzdüşümleri", Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans tezi  
-Mehmet KUTLU (2020), Keşfinin 50. Yılında Esik Kurganı ve Altın Elbiseli Adam, Ege Yayınları, İstanbul
-Serdar GÜRÇAY (2019), “Mitolojilerde Uçan At Motifi Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma” Aydın Türklük Bilgisi Dergisi, yıl 5, Sayı 8, Bahar, 37-54
-Esra YALAZI (2020), “Panhellenizmin Kölelik Boyutu”, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 7 (1) İlkbahar, 289-327
-https://www.metmuseum.org/art/collection/search/327685
-https://www.wikiwand.com/en/Phrygia
-https://acikerisim.erbakan.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12452/4864/550582.pdf?sequence=1&isAllowed=y
-http://mfkaragul.blogspot.com/2012/08/pegasus.html
-https://www.worldhistory.org/image/3357/chimera-black-figure-amphora/
-https://ast.wikipedia.org/wiki/Tif%C3%B3n_%28mitolox%C3%ADa%29
-https://en.wikipedia.org/wiki/Lernaean_Hydra#/media/File:Lernaean_Hydra_Getty_Villa_83.AE.346.jpg
-https://www.flickr.com/photos/antiquitiesproject/4877925184
-https://tr.wikipedia.org/wiki/Kadmos
-https://www.sapere.it/enciclopedia/%C3%88rcole+%28mitologia%29.html
-https://www.getty.edu/art/collection/object/103WGK
-https://www.world-archaeology.com/issues/richard-hodges-travels-to-etruria/
-https://fr.wikipedia.org/wiki/Vase_plastique_corinthien_en_forme_de_buveur
-https://www.britishmuseum.org/collection/object/G_1873-0820-265
-https://www.metmuseum.org/art/collection/search/247207
-https://tr.wikipedia.org/wiki/Polifimos
-https://www.groton.org/list-detail?pk=28938
-https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/173863/mod_resource/content/0/ARKA%C4%B0KHEYKEL.2.pdf
-https://en.wikipedia.org/wiki/Triton_(mythology)

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Çanakkale'nin Altını Zeytindir

Kazdağı ve çevresi tarih öncesinden beri sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynakları ile önemli bir coğrafyadır. Antik Troas bölgesi, daha nice zenginlikler barındırır. Bu yüzden değil midir, Truva'nın saçları uzun Ahaylar tarafından işgali? Diğer yandan, özellikle zeytin ve altın arasında süre gelen savaşa farklı bir bakış açısı ile yaklaşmaya çalışırsak, bir müddettir söylediğimiz gibi "Çanakkale'nin Altını Zeytindir" ifademizi ileride bilimsel kanıtıyla ortaya koymaya çalışacağız. Bu süreçte danışmanlığını yaptığım Yüksek Lisans öğrencim Zeynep Gülşah Aksoy'a gösterdiği çalışma arzusu, azmi ve sahip olduğu hayal gücü nedeniyle teşekkür ediyorum. 

Zeytin şahulade (şahane+harikulade) bir gıdadır. Zeytin ve yağının, Ege kültürünün oluşumu için çok önemli bir değer olduğu yadsınamaz. Çok farklı açılardan bakıldığında bu ikili, yaşamın pek çok farklı alanında kendine yer bulmuştur. Ziraatı yapılan en eski bitkilerden olan zeytinin geçmişinin MÖ 2. binyıla kadar uzandığı kayıtlarda yer almaktadır (Eichberger vd. 2007: 124). Bir dönem Osmanlı İmparatorluğunun sofralık kullanımının hayvansal yağ olduğu, zeytin yağının ise aydınlanma amacıyla kullanılan stratejik öneme sahip bir hammadde olduğunu, İstanbul'a sevk edilen yağ kayıtlarından bilmekteyiz. 2013 tarihli bir makalemizde konuya değinerek vurgulamaya çalışmıştık. "...1802'de  150.000  kantar  olarak  hesaplanan  İstanbul’un  zeytinyağı  ihtiyacının  67.950  kantarı (383 ton) Midilli’den temin edilmiştir" (Arıkan,2006:21). Zeytin yağının aydınlanma amacıyla antik çağlardan beri kullanıldığı bilinen bir gerçek. Arkeolojik kazılardan elde edilen seramik yağ kandillerinin envai çeşitleri, apayrı bir araştırma konusu olup, bu kandillerin tasvirleri üzerine ciltler dolusu tez, kitap ve makale yazılabilir. Bu konuda daha önce değindiğimiz Sinoplu kinik üstad Diyojen'in betimlemesi yanlızca küçük bir örnektir.

Resim 1: Çanakkale Arkeoloji Müzesi, Apollon Smintheus buluntusu yağ kandilleri, Fotoğraf: Fatih Karagül

Tabi konu zeytin ve yağı olunca, zeytin doğrudan seramik ile bağ kurmaktadır. Yağın taşınması, saklanması, sunumu, sofrada kullanımı, yakacak, sağlık, kozmetik amacıyla kullanımı... gibi pek çok farklı işlevi ve bu işlevlere yönelik üretilmiş seramik formlar ile birlikte düşündüğümüzde ortaya çok büyük bir zenginlik çıkmakta. Zeytin ve seramikle bağlantılı nesnelerin, tüm kullanım alanlarını kendi içinde sınıflandırmaya kalktığımızda, disiplinler arası çok geniş içerikli bir liste ile karşılaşırız. Başta ziraat ve botanik, ardından seramik üreticiliği, resim, el sanatları, zanaat, taşımacılık, ticaret, denizcilik, arkeoloji, sanat tarihi, tarih, etnografya, sosyoloji, teoloji, halk bilim, spor, gastronomi, felsefe, simya, kimya, ecza, tıp, jeoloji alanları ve daha fazlası seramik ve zeytin ile bağlantılıdır. Özellikle İzmirli ozan Homeros zeytinyağına "Sıvı altın", Hipokrat ise "Ulu şifacı" yakıştırmasında bulunmuştur.

Resim 2: Siyah figür boyunlu amfora, Attik, Arkaik Yunan, MÖ 520, Antimenes ressamı, Y 40.64 cm. Kaynak: British Museum

Zeytinin hasat aşamasından itibaren zeytin hakkındaki neredeyse tüm süreci antik seramik betimlemelerindeki resimlerden ve kullanım amacıyla üretilmiş seramiklerden öğrenebilmekteyiz. Kap yüzeylerindeki betimlemeler, bizlere geçmişte zeytin ile ilgili oluşturulan kültür hakkında önemli belgeler sunmaktadır. Ayrıca, zeytinin atığı olan budanmış yapraklı dalları dahi, antik seramik fırınları için gerekli olan redüksiyon için, pişirimin en önemli yakacakları arasındadır.

Resim 3: Vücudundaki zeytinyağı temizleyen erkek, Attica kylix, Greek klasik dönem,MÖ 450–430 B.C., Yük:19 cm., çap: 28.8 cm, Kaynak: Boston Güzel Sanatlar Müzesi

Rahmetli arkeolog mimar Prof.Dr. Ümit Serdaroğlu, 90'lı yıllarda Assos kazısında görevli olduğum dönemlerde bizzat kendisi bu bilgiyi aktarmıştır. Öyle ki, kazı evinde tasarımını yaptığım fırında deneysel arkeoloji alanında, ilk yaş zeytin dalı ile redüksiyon uygulamamı da bu dönemde gerçekleştirmiş olma mutluluğunu yaşayabildim.  Bu redüksiyon sayesindedir bildiğimiz siyah ve kırmızı figürlü, güzelim firnisli seramikler. Arkaik çağın sonları yayılım göstererek Helenistik çağla beraber en üst seviyeye varan bu seramikler, zeytin redüksiyonu sayesinde bu denli güzellerdirler.

"Zeytin ve Seramik İlişkisi" adlı çalışmamızın, bir ömür boyunca sürecek bir macera olarak devam etmesi muhtemeldir. Bu çalışmamızdan kısa başlıklar halinde bilgiler aktarmaya çalıştığımız bu kısa yazıda, sıkıcı olmamak adına, gelişen teknolojinin negatif yönlerine bir tepki gösterip farkındalık sağlayamaya çaba gösterilmiştir. Bu noktada Kaz dağlarında gerçekleştirilen altın madenciliği sayesinde yok olan tabiat, elde edilen altın ile yerine konamayacak niteliktedir. Kaldı ki çıkartılan altın ise yurt dışı kökenli kişilere rant sağlamaktadır.

Konu paralelinde yeni öğrendiğim bir bilgiyi de paylaşmak yerinde olacaktır. Yapılan araştırma ve planlamalar neticesinde, çok yakın bir gelecekte Gökçeada'da varlığı tespit edilen altın rezervlerinin çıkartılması amacıyla yeni kazılar ve çevre adına yaşanacak hoş olmayan olayların yaşanması muhtemeldir. MTA internet sayfasında aleni şekilde yayınlanan bilgilerde, Dereköy-Tepeköy Porfirinde altın yatağı tespit edilmiştir.

Son sözleri söylerken, yazının başlığına dönerek, ne demek istediğimizi somutlaştırmak gerekmektedir.  "Çanakkale'nin Altını Zeytindir" derken mecazi söylenmeye çalışılan bir ifade dile getirilmemiştir. Aksine somut bir bulguya dayanarak, tespit ettiğimiz bir gerçektir söylemeye çalıştığımız "Anadolu'da Artemis Kültü ve Seramik Sanatına Yansıması" başlıklı yüksek lisans tezini sonuçlandıran öğrencim Gülşah Aksoy, tez çalışması sırasında, zeytin küspesi külünden elde ettiği, artistik kül sırları hazırlamıştır. Kullanılan kül için gerekli hammadde olan zeytin küspesi, Çanakkale Geyikli'den temin edilmiştir. Hazırlanacak olan kül sırları için elde edilen zeytin külüne yapılan yapılan XRD analizleri sonucu, zeytin külünde altın tespit edilmiştir. Bu sonuç bize göstermektedir ki, gerçekten de zeytinin bünyesinde bulunan altın, posaya, oradan küle, külden de sıra aktarılmıştır. İşte bu yüzdendir zeytinin altın oluşu....

Kaynakça

-ARIKAN, Zeki (2006), “Midilli - İstanbul Arasında Zeytinyağı Ticareti”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi , c. 25, sayı 40

-KARAGÜL, Mehmet Fatih (2013), "Çanakkale ve Midilli Adası Arası Seramik Öyküsü", Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, Yıl: 11, Bahar, Sayı: 14, ss. 85-105

-EICHBERGER, Christian & SIGL, Marianne & RÜHFLE, Hilde. (2007). Trees and Shrubs on Classical Greek Vases. Bocconea. 18. 117-130.

-Resim 2: https://www.britishmuseum.org/collection/object/G_1837-0609-42

-Resim 3: https://collections.mfa.org/objects/153716

-Resim 4: www.mta.gov.tr/v3.0/arastirmalar/kesfedilen-maden-sahalari

-https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=FgmkGchPKo23qQqBeqzVZpZPfD3UnvnxI5V2N6H__0BhMAIA79ebDi6LGzOMPCT3



13 Nisan 2021 Salı

Nestor Kabı

"….Nestor dernekte herkesten üstündü.
Kadın önce bir masa çekti önlerine,
güzel bir masa, göktaşından, cilalı,
üstüne tunçtan bir kap koydu,
…bir de iki ayaklı çok güzel bir kupa.
Altın kakmalıydı kupanın üstü,
Kulpu vardı tam dört tane,
Gagalıyordu her kulpu altından iki kumru.
Kimse kaldıramazdı onu doluyken,
Yaşlı Nestor kolayca kaldırdı onu"


İlyada’dan bir sayfada (278/632-637), Agamemnon’a fikir verip, teşvik ederek Troya’ya saldırmasına neden olan Akha müttefiki Pylos (Mora yarımadası-Navarin) kralı Gerenyalı Nestor’la alakalı. Bozcaada’lı Hekamede’yi yurdundan koparan Aşil, hem adayı yakıp yıkmış, hem de antik çağda kadına şiddetin ilginç bir örneğini sergilemiştir. Bir mal gibi Nestor’a verilen cariye Hekamede, Paris’in sağ omzundan yaraladığı şifacı Asklepios'un oğlu Makhaon’un iyileştirilmesi için hazırlanan masayı donatmıştır (Gaunt, 2017:92). Bu masanın göktaşı oluşu da oldukça ilginçtir. İlyada'daki yukarıda yer alan orjinal metinde masa üstünde yer alan iki farklı kaptan bahsedilmektedir.

İlyada'da konu edilen ve cemiyetin etrafında toplandığı masadaki bronz kap  doğrudan Nestor kabı ile ilişkilendirilebilir. Fakat kesinlikle o kap, bu kap mı belli değildir.  Eğer öyle olduğunu kabul etsek bile ne tür bir bronz olduğu sorusunun cevabı da henüz verilebilmiş durumda değildir. Bilindiği üzere antik çağda çok farklı tunç alaşımları kullanılırdı ve bunların bir kısmı ise oldukça nadirdir. Nestor'un kabının tunçtan olduğunu varsayarsak, bu kabın üretiminde kullanılan tuncun Corinthiacum, OrichalcumHepatizon mu olduğu belli değilken, hayal gücümüzü zorlamaya devam edebiliriz.

Hekamede (Briseis?) Nestor’a kykeon sunarken. MÖ 490,
Kylix tondosu, kırmızı figürlü Attik seramik.


Bahsedilen ikinci kabın yüzeyinde kısmen  altın kakmalı bezeme olduğu İlyada'da belirtilmiştir. Eğer ikinci kabın da tunç olduğunu var sayarsak, bu kabın bezenmesinde altın kullanılmış olması yönü ile,  kullanılan tuncun "Hepatizon" olma ihtimali mevcuttur. Jacobson ve Weitzman belirtiği gibi, "Kara Korint Tuncu" da denenen hepatizon alaşımının %7 ye kadar altın içermesi nedeniyle, bu öneri rahatlıkla sunulabilir. Öte yandan kabın kökeninin Kıbrıs olduğuna ait bir bilgi ise "Epik Döngü" de bir yerlerde yazılıdır. Kıbrıs bağlantısı ile kabın üretiminde yüksek oranda bakırın ve daha da ötesinde bakır yerine "Auricupride" kullanılmış olabileceğini de önerebiliriz.

Öte yandan ikinci kabın tunç yerine seramikten üretildiğini varsayarsak, bahsedilen altın süslemelerin, kabın belirli kısımlarında, varak işlemeciliği olarak kullanılmış olması mümkün olabilir. Bize göre efsanevi bir artifakt olan, Griffin'e (1980: 1-50) göre Nestor kabının, seramik olması kuvvetle muhtemeldir. Yapılan araştırmalarda Gaunt'un belirttiğine göre tanımladığı içki kabı için δέπας (Depas) adlandırılması yapılmıştır (2017:92). Bize göre depas adlı kap, içine peynir rendelenebilecek ağız açıklığına sahip değildir. Dar ağız yapısıyla bu işlev için uygun değildir, tek ayaklı ve çift kulpludur. Ayrıca Troia kökenlidir, fakay Nestor bu özel kabı kendi yurdu olan Pylos'tan getirmiş olmalıdır ve Pylos'da Miken ve Minos çömlekçiliğine ait seramikler kullanılmış, arkeolojik kazılardan bu seramikler ele geçmiştir. Bu yüzden Nestor kabı "Depas" olmamalıdır. Kabın üretiminde her ne kullanılmış ise bu yönü ile, antik yazarların, ilgisini çektikleri ise muhakkaktır. Özetle Nestor kabı, İlyada'da kullanıcısına şifa verme özelliğine sahip bir obje olarak karşımıza çıkar. Fakat bu gerçekte böyle midir?

Konu edilen şifalı içecek ya da yiyeceğin sunumu, yukarıdaki kırmızı figürlü kylix tondosunda betimlenmiştir. Bu betimlemede Hekamede'nin elinde basit bir nesne yer almaktadır. Biçimsel olarak bu kap, yan görünüş itibarıyla en fazla bir phialeye benzemektedir. Nestor'un elindeki kap ise, İlyada'da betimlenen kap ile ölçek, biçimsellik ve fonksiyon yönlerinden uyuşmamaktadır.

Homeros her ne kadar kabın tanımını yapmış olsa da, kabın kendisi yeni fikirler ve yeni tasarımlara ilham verebilecek bir konudur. İlyada’da iki ayaklı betimlenen bu kadehi, üç ayaklı düşünmek de olasıdır. Böylece denge sorunu da ortadan kaldırılmış olacaktır. Öte yandan bahsedilen dört kulpun ikisinin baskın ve fonksiyonel olması, kullanış açısından daha doğru olabilir. Diğer iki kulp ise dekoratif olarak düşünülebilir ya da köreltilebilir. Bu kabı alternatif olarak seramik malzeme ile üretilmesi de mümkündür. Mitoloji ve arkeolojinin sanata hizmeti olarak Nestor kabı iş başında.
 
Kaynak: İlyada, Can yayınları



KAYNAKLAR
-Jacobson, D. M. ve Weitzman, M. P. (1995) "Black Bronze and the 'Corinthian Alloy'", The Classical Quarterly, Vol. 45, No. 2, 580-583
-Gaunt, J. (2017), "Nestor’s Cup and Its Reception", Voice and Voices in Antiquity, Orality and Literacy in the Ancient World, Vol. 11, chapter 6, 92,93
-Sherratt, S. (2004), "Feasting in Homeric Epic", Hesperia: The Journal of the American School of Classical Studies at Athens, Apr. - Jun., Vol. 73, No. 2, Special Issue: The Mycenean Feast.
-Ridgway, D. (1997), "Nestor's Cup and the Etruscans", OJA 16, 325-344
-Griffin, J. (1980), "Homer on life and death" Oxford: Clarendon Press; New York: Oxford Üniversitesi yayını
-https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehmet-yalcin/anadolu-nun-sarap-tarihi-1429327

3 Ocak 2021 Pazar

Karaciğer Falcısı Kahin Kalhas

Kalhas'ın değneğinin peşindeki Rabu, aradığı ciğeri Wilusa’da buldu.
Sessizce boğazlanan keçiydi sunulan adak, sıcak ciğerin ardından sonra gökyüzüne bakarak.
Alexandu'nun sürüsünden arta kalan İda'daki keçi, verip de ciğerini, belirledi kayıp değneğin gizli yerini. 
Rabu günlükleri MÖ 7.yy

Truva antik kenti her ne kadar farklı dillerde Troy, Troia gibi değişik biçimlerde yazılsa da literatürde Latince İlium, Hititçe Wilusa olarak da kullanılmıştır. Malum Anadolu’lu ozan Homeros’un İlyada’sı ile batı dünyasının ilk edebi eseri olarak kabul edilen bu metin, batı medeniyetin oluşumunda da önem arz etmektedir. Kimi uzmanlar bu şekilde ifade etmeye çalışmış ya da üstü örtülü olarak bu mesajı vermişlerdir. Çok farklı mitolojik olaylar örgüsü ile anlatılan İlyada da, ilginç bir falcı kahinden bahsedilir. Thestor oğlu Kalhas (Kalkhas/Calchas) olarak bilinen bu kahin falcı, İlyada da birden fazla kere önemli rol oynar. Kehanet yeteneğini Anadolu'lu tanrı Apollon'dan almıştır. Kimi kayıtlarda tahta at kandırmacasının mucidi İthaka Kralı kurnaz Odesyus olarak geçerken, bu mucidin Kalkas olduğu yönünde bilgiler de vardır. Tahta atın yapılmasını Kalkas'ın tavsiye ettiği Britannica'da kayıtlıdır. Bu kısa yazıda kimin ne söylediğinden ziyade, karakter olarak Kalhas’ın kişiliği, karanlık yönü ve hazin sonuna değinilerek, bu veriler ışığında, yeni bir tasarım oluştururken kültürel mirasın esin kaynağı olarak kullanımını bir örnek verilecektir.

Antik çağda fal ve büyü önemli bir kültürel ve sosyolojik değerdir. Bu paralelde oluşturulmuş ritüeller, yaşanmış efsaneler, savaşlar vardır. Bu hikayelerin kimi acıklı sonla bitmiş kimi de kanlı sonuçlar doğurmuştur. Hatta kimi başlangıçlar bile bu kanlı organa bakılarak yapılar yorumlar sonunda gerçekleşen kanlı ritüellerle sonuçlanarak, tanrıların lütfuna mazhar olunurdu. Akha Kralı Agamemnon’un kızı İphigenia’nın kurban edilmesinin ardında da Kalhas vardır, tahta at kandırmacası ile Truva kentinin yok edilmesinin ardında da. Kanlı ve karanlık bir kişilik olarak zihnimde şekillenen Kalhas, aynı zamanda grotesk bir varlıktır benim için. Ölümlerin tebliğcisidir, fakat kendi ölümünü öngöremeyecek kadar da acizdir.

M.Ö. 5. yüzyıla tarihlenen aşağıdaki bronz Etrüsk aynasında betimlenen Kalkhas'ın adı, aynanın yüzeyinde Etrüskçe olarak okunabilmektedir. Bu betimlemede kahin, kanatlı bir şeytan olarak resmedilmiştir. Antik çağ üreticisinin, Kalkhas'ı neden karanlık ve kötücül bir karakter olarak betimlediğini bilme şansımız olmasa da, muhtemelen Agamemnon'un kızı Iphigenia'nın kurban edilmesi önerisini sunan Kalkhas için, bir nevi azrail oluşu nedeniyle böyle bir tercihte bulunulmuş olmalıdır.


Şekil 1: Etrüskçe 𐌙𐌀𐌋𐰸𐌀𐌔 (Çalkas) yazılı bronz ayna
Kaynak

Orhun’un da bahsettiği gibi, bir tür aydınlanma sürecinin, bilinmezden haber alma ve bu bilgiyi işe yarar hale getirip üstünlük elde etme sürecinin bir aracı olarak görebileceğimiz karaciğer falları, çok tanrılı düzende kimi toplumlarca vaz geçilmez olduğu kadar gerekliydi de. Babil'den Hatti'ye, Hatti’den Hitit’e, oradan Mezopotamya’ya, hatta  Etrüsk ve Roma’ya yayılan bu kehanet yöntemi, belki de karaciğer ile özdeşleştirilen ruh, akıl ya da diğer insana ait üstün vasıflar nedeniyle de önemliydi.

Bu çalışmanın başlangıç evresinde, biçimsel olarak organik karaciğer anatomisinin kısmen etkili olduğunu belirtmek durumundayım. Karaciğerin birebir aynısını biçimsel olarak ele alıp, bunu yüze benzetmek için birer göz, burun ve ağız eklemek çok anlamsız olacağından, antik dönemde şekillendirilmiş seramik karaciğer fal modelleri, biçimsel esin kaynağı olarak kullanılmıştır. Bu seramik modeller dikkatli incelendiğinde karaciğerin bir haritasının çıkartıldığı, tümsek, düzlük ve loplara ayrıldığı, bunların da antik kehanetlerde anlamsal karşılıkları olduğu görülmektedir. Mezopotamya’dan Etrüsk’e kadar bu seramik modellerin kimi zaman tunç malzemeyle şekillendirildiğini arkeolojik kazılardan ele geçen örneklerden bilmekteyiz. Hepatoskopi olarak adlandırılan karaciğer falcılığında kullanılmış olan tunç bir modelde Akçiçek, İltaş’ın araştırmasından naklettiği şekliyle, belirgin olarak şekillendirilmiş üç farklı tepeciği net olarak görebilmekteyiz.


Şekil 2: Seramik karaciğer modeli, Hitit,  MÖ 13. yy.
(Kaynak: Ünal 2004: 45)

Şekil 3: Seramik karaciğer fal modeli, Hitit
(Kaynak: Aslantürk 2018:34)

Şekil 4: Tunç karaciğer modeli, Etrüsk,  MÖ 3-2. yy.
 (Kaynak: Gore 1988:735 )

Detaylı incelendiğinde, antik çağ insanlarının kalp ve karaciğere, beyinden daha çok önem verdiklerini görebilmemizde, bu seramik karaciğer modellerinin ve tunç örneklerinin ne denli önemli olduklarını vurgulamaktalar. Anadolu’nun zengin kültürel miraslarından biri olarak, belki de çok azımızın farkına vardığı bu küçük organ, günümüzde ancak şiş kebap olarak değerlendirilirken, geçmişimize daha çok bakarak, saklı detayları sanat alanında kullanmanın sorumluluklarımız arasında olduğunu acılı ve bol terbiyeli bir şekilde ortaya koymaktadır.

Hitit başkenti Boğazköy'de bulunan seramik ciğer modelleri üzerindeki yazılar, bir sistem ve terminoloji düzeninde yer alırlar. Hititlerin kullandığı ciğer falı geleneği, Babil'den Hurrilere geçen uygulamalar aracılığıyladır. Dolayısı ile falın terminolojisi de Babil kökenli olup, Babil'ce çivi yazılı metinler seramik yüzeylerde doku etkisi oluşturmuşlardır.

Tasarım için yapılan analiz.



Karaciğer modelini tasarım anlamında yukarıdaki analiz tablosuna göre inceleyerek değerlendirdiğimizde gördüklerimiz; farklı boyutlarda alanlarda (tamamen bağımsız değiller) düzlük ve çıkıntılarla oluşan zıtlıktır. Lekeler üzerindeki çizgisel kazımalarla oluşturulmuş olan zıtlık, çivi yazısı ile düz yüzeylerde oluşturulan dokudur. Lekelerin kendi içinde oluşturduğu denge, dokunun kullanımıyla oluşturulan tekrar ve ritm vardır. Tüm bu veriler, bir tasarım oluşturabilmek için aslında gereğinden fazla bile sayılabilir. Bu noktadan itibaren, konu, karakter ve biçim arasındaki ilişkiyi, saydığımız tasarım unsurları ile birleştirerek, yaratıcı yeni bir heykel tasarımı oluşturmak, hiç de zor değildir.


Tasarım Fatih Karagül, İki farklı ciğer modelinden yararlanarak, yeni biçim oluşturma süreci

O kadar ilginç ve dramatik bir son yaşamıştır ki falcı kahin Kalhas, en sonunda kendi kahkahalarına boğularak, belki de ağzı açık bir şekilde son kahkahasını atarken Gyrenion kutsal korusunda boğularak ölmüştür (Bkz. İren K., 1993:3) Pek çok masum canın sorumlusuna, belki de ilahi adalet ya da kader tanrısı, uygun bir son hazırlamıştır Kalhas için. Araştırdıkça daha pek çok ilginç bilgi ve hikaye ile karşılaşılan Kalhas’ı mitolojik olarak ele almak yerine, kişiliği, icraatları ve sonuçları açısından değerlendirdiğimde, bir seri çalışmanın ilk aşamasını şekillendirmiş olduğumu fark ederek, bunu yeni bir sergide sunmak durumunda kaldım. Özellikle “Troas Denemeleri” olarak adlandırdığım bu sergide Kalhas’a yer vermemek olmazdı.


Grotesk Kalhas
Tasarım ve uygulama Fatih Karagül
 Grotesk Kalhas, 2019, "Troas Denemeleri" sergisi, Porselen astarlı gre, 17x17x5 cm.


Kaynaklar: 
-Akçiçek E. (1991), "Karaciğer Falı (Hepatoskopi)"  SSK Tepecik Hastanesi Vo.1, S.47-49
-Aslantürk N. (2018), "Eski Kahinler Hitit Falcıları" Magma dergisi, Haziran 
-Furley W., Gysembergh V. (2015), "Reading the Liver: Papyrological Texts on Ancient Greek Extispicy", Mohr Siebeck, Germany, pp. 13-17, 27-28
-Gore  R. (1988), “The Eternal Etruscans”, National Geographic, CLXXIII/6, pp.735
-Orhun M. (2009), “Hititler’de Karaciğer Falı, Kuş Uçuşu Falı ve Bunların Etrüskler’deki Uzantısı” Akademik Bakış, Cilt 3, Sayı 5, S. 231-250
-İren K., (1993), "Gyrenion Antik Nekropol'ündeki Seramik Malzeme", İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Y.Lisans Tezi
-Ünal, A. (2004) “Hititler’de Fal”, Arkeo Atlas, III
-https://www.britannica.com/topic/Calchas-Greek-mythology
-https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Calchas_Miroir.jpg
-http://www.astroset.com/bireysel_gelisim/ancient/a10.htm
-https://www.timetoast.com/timelines/eje-cronologico-antigua-roma-942cd593-f56c-4aa8-a5c9-62e0e7110695


25 Kasım 2020 Çarşamba

BİR PİSUVAR HİKAYESİ

Çin Ulusal Seramik Müzesinin bulunduğu Changchun kenti, bir seramikçi için unutulmaz deneyimler sunma potansiyeline sahiptir. Müzenin koleksiyonunda teşhir edilen seramikler yanında, aynı zamanda uluslararası seramik çalıştayı da her yıl bu müzede dış işleri bakanlığı ve kültür bakanlığı işbirliği ile düzenlenmekte. Bu müzeyi gezerken ihtiyaç duyduğunuz anda, bir anda ziyaretçileri şaşırtabilecek, vitrifiye bir seramik grubu ise erkekler tuvaletinde yer almakta.

Cahngchun seramik müzesi tuvaleti

Tasarım, fonksiyonellik mahremiyet ve hijyen açısından değerlendirildiğinde bu pisuvar için söylenebilecek bir takım önemli detaylar bulunmakta. Öncelikle bu değerlendirmeyi yapmak için bir karşılaştırma ve bunun için de Türkiye'den bir örnek seçmek doğru olacaktır.

Herhangi bir alış veriş merkezi, müze eğitim kurumu ya da lokantaya gidildiğinde, tuvaletlerde yer alan pisuvarlarda rahatsız edici iki konu hemen dikkat çekmekte. İlki mahremiyet amaçlı kullanılan seperatörler, çoğunlukla yanlış yükseklikte monte edilmekteler. Bu nedenle, seperatörler işlevini tamamen yitirmekte. Yukarıda paylaştığım örneklerde ise bu ihtiyaç, kullanıcının sırtını bir diğer kullanıcıya dönmesiyle çözümlenmekte. Dolayısı ile tercihe bağlı olarak mahremiyetinizi korumak, bir başka deyişle gösterip göstermemek  tamamen kişinin kendi elinde, üstelik seperatöre hiç de gereksinim duymadan. Türkiye'de kullanılan seperatörler sayesinde, mahremiyet oranının oldukça düşük, gösterge sayısının okey masalarındaki gösterge oranından daha yüksek olduğuna dikkat çekmek gerek.

Standart pisuvar montaj ölçüleri (Kaynak)

Bir yanlış da zamam zaman pisuvarların montajında daki yüksekliklerde görülebilmektedir. Örnek vermek gerekirse bir devlet üniversitesinde tespit ettiğim ilginçliği ele alacak olursak, yetişkinler için standart olan pisuvar kullanım ölçüsünün yerden yüksekliği 650 mm olması gerekirken, üniversitede 730 mm ölçüsünde monte edilmiştir. Bir araştırmaya göre Türk erkeklerinin boy ortalamasının 174 cm olduğu ve bu ortalama 174 cm. üstü kullanıcılar için sorun yaşanmazken, 174 cm. altında boya sahip erkekler, yanlış montaj ölçüsü nedeniyle ciddi sorunlar yaşamış olmalılar. Bu sorunu giderebilmek için, idarenin çözümü ize, zemini 6 cm. yükselterek, ortalama boy dezavantajlı grubu 168 cm. ye düşürmek olduğu aşağıdaki fotoğraftan görülebilmekte.

Bir üniversite tuvaletinden görünüm

Diğer rahatsız edici konu ise, askerde hedef talimi yapmamış, karavanacı erkek kullanıcılardan kaynaklanmakta. Pisuvarların altında biriken sarı lekeler, maalesef isabetsiz atıcıların eseri. Bu sorunu çözmek için Avrupa'da 1880'lerde Viktoryan Çağında gerçekleştirilen uygulama oldukça yaratıcı. Pisuvarların içine resmedilen bir sineğin hedefi tutturmada büyük oranda olumlu artış sağladığı Blake Evans Pritchard'ın yazısında da belirtilmiş. Psikolojik olarak kullanıcılar tarafından sineğin hedeflenmesi, hijyene katkı sağlaması adına küçük ama önemli bir detay. Türkiye'deki halk tuvaletlerinde nadiren karşılaşılabilen bu uygulamanın arttırılması hijyen ve temizlik çalışanları için, zaman ve para israfı adına faydalı olacaktır.

Pisuvar sineği (Kaynak)

23 Ekim 2020 Cuma

SERAMİK VE GASTRONOMİ I

Bu konu, tarih öncesinden günümüze dek kesintisiz olarak devam eden bir gerçek. İnsanların gıda maddelerini pişirme, saklama, tüketme ve taşıma amacıyla üretip kullandıkları ilk seramiklerden bu yana çok fazla şey değişti ve gelişti. Burada yaşanan değişimleri listelemek yerine, seramiklerin yemek pişirme ve yeme alışkanlıklarımızla ilgili, kullanışlı ve sağlıklı nesneler olarak hayatımızda nasıl yer alabileceğine dair, bir kaç örnek vermek istiyorum.

Malum, bakır, emaye, çelik, teflon, demir döküm malzemelerle üretilen çok farklı biçim ve kalitede pişirme kapları varken, pek çok kimse, yemeği ilk aşamasından itibaren seramik tencerede pişirmeyi düşünmez. Varsa da çok az olduğuna eminim. İşte ben de bu azınlıktanım.

Anadolu topraklarında çok eski geçmişi bulunan çömlekçilik geleneği, hızla azalarak yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bazı yörelerde devam eden özellikli ürünler vaz geçilmez özellikleri nedeniyle varlıklarını sürdürebiliyor. Karacasu çömlekçiliği de bildiğim kadarıyla bunlardan bir tanesi. Bu yörede üretilen seramikler, toprak özellikleri nedeniyle, ateşe karşı dayanıklı kap kacakların yapımında kullanılıyorlar. Öyle ki bu çömlekleri, içindeki yemekle dahi, doğrudan ateşin üzerinde kullanabilirsiniz.

Benzer bir ürün çeşidi de hemen karşı kıyımızdaki Midilli adasında üretilmekte. Ayastefanos'taki ev atölyesinde, doğrudan ateşe dayanıklı seramik kaplar üreten Dimitri Kouvdis, ata mesleği olan çömlekçiliği, tamamen geleneksel yöntemlerle gerçekleştiren tek üretici. Muhtelif ziyaretler sırasında, taşıyabildiğim ölçüden, bu seramiklerden satın alarak, günlük hayatımda kullanmayı da oldum olası çok sevdiğimi söylemeliyim.

Bu yıl bahar ayında satın aldığı bir oğlak budunu dondurucudan çıkartıp, bu çömleklerden birinde pişirmeye karar verdim. Derdim oğlak güveç yapmak. Doğrudan doğalgaz aleviyle ocakta seramik kapta yemek pişirebilmek. Dimitri usta bu formun adına "Kaçarola" demekte. Sonuçta bir tür tencere. Malzemeleri hazırlayıp, arada kontrol edip, kısık ateşte, etler kemiklerden ayrılana kadar pişirmek yeterli oluyor. Oğlak eti Ayvacık Orhan Kasap'tan olsa gerek. Malzemeler çok basit. hazırlanışı da öyle. En önemlisi pişirirken kaçarolanın kapağını kapalı tutmak. Denemek isteyenler, tabi ki bu kabı almak için Midilli adasına gitmek zorunda değil. Yazının başında belirttiğim gibi, Karacasu çömlekçileri sizi bekliyor.


Kullanılan malzemeler: 1 oğlak kol, iri parça halinde, 2 orta boy soğan, 2 diş sarımsak, 2 patates, 1 havuç, 1 tatlı kaşığı zeytin yağı ve tereyağı, 1 tutam limon kekiği, kafi miktar tuz ve karabiber, 1 er çay kaşığı ince doğranmış taze zencefil ve zerdeçal. Afiyet olsun

Son olarak, "Sanat ve Gastronomi" adı altında hazırlamakta olduğumuz sanat projesi ile, başlangıçta Çanakkale'de gerçekleştirilmek üzere, resim, heykel ve seramikçilerin bir araya gelerek, kültürel miras, turizm, arkeoloji, tarih, etnografya uzmanlarıyla gerçekleştirilecek çalıştay, sergi ve sempozyumlar düzenlenecektir. Bu amaca yönelik düzenlemiş ve sonuçlandırmış olduğumuz "Gyges Seramik Çalıştayı" bize önemli deneyimler kazandırmıştır. Bu etkinlikte de yine Çanakkale'nin yerel bir zenginliği olan "Gyges Burnu" esin kaynağı oluşturmuştur. Başarıyla sonuçlanan düzenlediğimiz çalıştaya, uluslararası dergilerde atıf yapılmaktadır. Bu noktadan sonra hedefimizi yerelden ulusala ardından uluslararası platforma taşıyarak, değerlerimizi koruyup yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak olacaktır.

14 Ekim 2020 Çarşamba

İLK RAKUDAN GÜNÜMÜZE

Bu derlemede, raku-yaki olarak adlandırılan raku seramiklerine dair özet bir metin sunulmaya çalışılmıştır. Öncelikle raku tekniğinin kısa tarihçesi, etimolojisi, teknik özellikleri, Zen Budizm'i etkisiyle çay seremonisinde kullanımı, yüzyıllar sonrasında ise batıda, bu teknikle üretilen seramiklerin gelişimine değinilecektir. Ardından sanat eğitimi sürecinde raku seramiklerinin popülerleşmesi ve bir uzak doğu tekniğinin farklı uygulamalarla, günümüze dek uygulanır oluşunun, artık zen Budist felsefesi ve spiritüalizmi ile her hangi bir bağının kalmamış olmasına dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

Özellikle yurdumuzdaki son dönem raku uygulayıcılarının böyle bir felsefe ile bağ kurmaya çalışmak yerine, seramiklerin pişirim sonrası görsel çekicilikleri ile ilgilendikleri gözlenmektedir. Daha da önemlisi, raku sırları ile canlı efektler oluşturarak, biçime ve tasarıma verilen önemin giderek yok olmaya başladığı da bir gerçektir, uygulamaların, orjinal raku tekniğinden uzaklaştığı da tespit edilmiştir. Buradaki en önemli fark, günümüzde raku uygulamalarında yoğun miktarda redüksiyon gerçekleştirilmesidir.

Japonya'da çömlekçiliğin geçmişi Neolitik çağa dek uzanır. Dünya arkeolojisinde bulunmuş olan en eski bir kaç akçini bünyeli seramik örnek, MÖ 14.000'e tarihlendirilmiştir. Bunlar sırsız ve bezemesiz örneklerdir. Jōmon, Yayoi ve Kofun dönemleri sonrasında gelişen teknikler Japon seramiklerinde yeniliklerle oluştursa da, 11-16 yy. lar arasında Çin'den ithal edilen seladon ve tenmoku seramikler önemli yer tutar. Bu seramiklerin etkisiyle Ovari bölgesinde gerçekleşen Seto çömlekçiliği, Çin örneklerini kopyalamaya başlamışlardır. Ardından çömlekçiliğin merkezi olarak Mino ön plana çıkmaya başlamış ve Kore esintili seramikler üretilmiştir. 1592-1598 deki Japonların Kore istilası sırasında, bir grup Kore'li çömlekçinin Japonya'ya taşınmasıyla yeni bir seramik tarzı doğmuştur. 16. yy.ın sonlarında Mino'lu çömlekçiler pekişmiş çini Shino ve Raku seramiklerini geliştirmişlerdir. Kore'den Japonya'ya yerleşen atadan kiremit üreticisi olan Ameya'nın oğlu 1516 doğumlu Tanaka Chōjirō, aslen kiremit üreticisi iken raku seramikleri üreten bu ailedeki ilk çömlekçi olarak kayıtlara geçmiştir. İlk çay kasesini 1579 yılında ürettiği sanılmaktadır.

Chōjirō'nun çay kaseleri
Chōjirō 'nun Ōguro, Kaburo, Muichibutsu adlı çay kaseleri
Kaynak: https://www.nippon.com/en/views/b02318/

Japonya'da üretilen raku seramiklerinin kökeni, Momoyama periyodu öncesi Ming Hanedanlığında üretilen Çin’den gelen üç-renkli “Sansai” işlerine dek geriye gider. Morgan Pitelka da çalışmasında bu konuya değinmiştir. Rakunun, Japonya'da 16. yüzyılda gelişen ticaret ve özgürlük ortamında, Chôjirô ailesi ile başlayan bir pişirim ve bu yöntemle üretilen seramiklere verilen genel bir terminolojik adlandırma olduğunu söyleyemek yanlış olmaz. Teknolojik açıdan sınıflandırıldığında raku, kurşun sırlı Japon akçinisi olarak değerlendirilebilir.

Kaynak: http://www.kyoto-wabichakai.info/en/kokoro.html
Sadeliğin ön planda olduğu wabi-cha
Kaynak: http://www.kyoto-wabichakai.info/en/kokoro.html

Her şeyin temelinde yer alan Zen Budizmi, Japon çay seremonisinin özünü oluşturur. Çay seremonisi estetik hassasiyet, tabiatın ve sade güzelliğin  sembolik sunumudur. Sosyal bir aktivite olmaktan ziyade, belirli ve katı kuralları olan çay seremonileri, çay ustaları tarafında icra edilmişlerdir. 1522 doğumlu Sen no Rikyū bu ustaların en önemlilerinin başında yer almaktadır. Sen no Rikyū, sadeliğin ön planda olduğu "wabi-cha" geleneğindeki en derin etkiye sahip kişidir. Sado (çay yolu) olarak adlandırılan sanatın bir kısmını oluşturan çay seremonisi, büyük usta Sen no Rikyū tarafından oluşturulmuştur. Bu sanatta çayın seramikle birlikteliğinin yanı sıra, estetiğin, şiirle uyumu da ön plandadır. Öyle ki bazı çay kaselerinin dış yüzeylerinde yazılı waka şiirleri, bu lirik ifadenin en güzel örnekleridir. Rebecca Corbett makalesinin 11. sayfasında Otagaki Rengetsu ve  XI.Raku Keinyu'nun şekillendirdikleri şiirlerle bezeli çay kaselerine dikkat çeker. Seremoni süresince katılımcıların çayın tadını çıkarabilmeleri için her türlü öğreti, bilgi ve inceliğe  sahip olan çay ustası, bu süreçteki tartışmasız en önemli kişidir.

Otagaki Rengetsu ve  Raku Keinyu'nun şiirlerle bezeli çay kaseleri
Kaynak: 
Rebecca Corbett, s.11

Bu törenlerde kullanılan iki farklı tür çay bulunmaktadır. Çoğunlukla toz haline getirilmiş yeşil maça çayı, çay kaseleri ile servis edilmişlerdir. Daha nadiren kullanılan yaprak çay ise, bu seremonilerde kullanılan ikinci çay türüdür.  Raku tekniği ile üretilmiş seremonide kullanılan bu çay kaseleri, hem kültürel hem felsefi hem de sanatsal anlamda zengin bir kültür mirası olarak karşımıza çıkarlar.

Çay servisinde kullanılan raku tekniği ile üretilmiş "chawan" olarak adlandırılan çay kaseleri, tekniğin kendi içindeki farklı alt teknikleri ile üretilerek, farklı isimlerle adlandırılmışlardır. Yakinuki tekniği bunların arasında sayılabilecek, rakunun önemli bir alt pişirim tekniğidir.

Çay kaselerinin adlandırmalarında yine felsefi estetiğe önem verildiği, kaselerin isimlerinden anlaşılmaktadır. Örnek vermek gerekirse Chōjirō tarafından üretilen bazı çay kaseleri Ōguro (Great Black: Ulu kara), Kaburo (Child Attendant: Çocuk eşlikçi), Muichibutsu (Nothing: Hiç) olarak adlandırılmışlardır. Türk islam feelsefesinde yer alan "Hiç" kavramıyla, Chōjirō'nun ürettiği "Hiç" adlı çay kasesi, sadeliğe verilen önemi vurgulaması adına çok önemli bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, tabiatın yansımalarını ve sadeliğini görebildiğimiz bu seramikler için gösterilebilecek en güzel örneklerden bir tanesi, yine Chōjirō tarafından üretilmiş " Kaedegure" (Akçaağaçların alacakaranlığı) kasesidir. Takeshi Watanabe makalesinde, Chōjirō'nun Kyoto'daki raku çömlekçiler ailesinin atası sayıldığını belirtir. Chõjirõ'dan bir veya iki nesil sonra benimsenen Raku adının, ailenin kaselerinde kullandıklarına benzer bir kilin bulunabileceği bölgeyle olan bağlarından kaynaklandığı düşündüğünü belirtmektedir.

Teknik temelde kurşunlu sırların, düşük derecede kullanıldığı ve redüksiyona dayalı bir pişirme yöntemidir. Chōjirō'nun ürettiği gelenekselleşen rakularda, bildiğimiz kadarıyla redüksiyon gerçekleştirilmemiştir. Üretimde hızlı sonuç almak bakımından sır pişirimleri 800-1000 oC sıcaklıkta gerçekleştirilebilir. Çamur yapısına ve sırına bağlı olarak daha yüksek sıcaklıklarda da raku pişirimi yapılabilmektedir.

Devam edecek...

KAYNAKLAR

Morgan Pitelka, Handmade Culture: Raku Potters, Patrons, and Tea Practitioners in Japan, Honolulu: University of Hawai'i Press, 2005, 37

Rebecca Corbett, "Crafting Identity as a Tea Practitioner in Early Modern Japan: Ōtagaki Rengetsu and Tagami Kikusha", Source: U.S.-Japan Women's Journal , 2014, No. 47 (2014), 3-27

Takeshi Watanabe, "From Korea to Japan and Back Again: One Hundred Years of Japanese Tea Culture through Five Bowls", 1550-1650, Yale University Art Gallery Bulletin , 2007, Japanese Art at Yale (2007), 82-99

https://www.britannica.com/art/raku-ware
https://www.britannica.com/art/pottery/Japan#ref600456
https://www.britannica.com/art/Japanese-pottery#ref1054824
https://www.britannica.com/topic/wabi-cha
https://global.britannica.com/biography/Tanaka-Chojiro
https://global.britannica.com/biography/Tanaka-Chojiro
https://www.newworldencyclopedia.org/entry/Sen_no_Rikyu
http://www.kyoto-wabichakai.info/en/kokoro.html
https://www.nippon.com/en/views/b02318/
https://www.youtube.com/watch?v=WSVePefpKXs
https://www.youtube.com/watch?v=HVUbNnyPpPg
https://www.youtube.com/watch?v=KfDTuNyup9Y