5 Ekim 2020 Pazartesi

İNTİHAL Mİ? ETİK İHLAL Mİ?

Son günlerde günümüzün çok farklı alanlarında intihal konusu gündemde. Gündemden düşmesi de pek kolay değil. Son tanık olduğum iddia ise Buket Uzuner'in son dönem eserlerinin, esin kaynağı olarak Atiye adlı dizide, yazarın izni olmaksızın kullanılması. Dizinin ilk sezonunu izleyen bir izleyici olarak, kendi adıma eğer varsa bile, orjinal eserlerin kötü kullanılmış olduğu, esinin hakkıyla gerçekleştirilemediğidir.. Ayrıca, Outlander adlı dizi de, kendi düşünceme göre, Atiye için ciddi anlamda bir esin kaynağı oluşturmuş durumda. Hatta Outlander dizisinin ilk bölümlerini izlemeye başladığımda, Anadolu kaynaklı bir dizinin çok daha iyi ve zengin bir biçimde işlenebileceği fikri aklımıza gelmişti. Atiye'yi izledikten sonra ise sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu.

Etkilenim, esin, kaynak, ilham, izinsiz kullanım, intihal, pligarizim ya da adına her ne denirse densin, önce emeğe saygı duymak gerektiğine inanan birisi olarak, benzeri durumlara karşı kanunlarımızın yeterince yaptırım sağladığını düşünmüyorum. Gerçi Kenan Evren bile, böyle bir dava konusunda, mahkumiyet kararı aldıysa, adaletten şüphe duymamak gerekli, fakat, konu şikayet boyutuna taşınınca, ancak gerçeklerle yüzleşilebiliyor. Kaldı ki hak kaybına uğrayan üretici, eser, fikir, tasarım sahiplerinin, haberi olmaksızın haksızlığa uğraması, esas düşündürücü olan adaletsiz kısımdır. Sanat alanında yaşananlardan seçilmiş örnekler ayrı bir makale konusu olarak ileride ele alınacaktır.


Bahsetmek istediğim ikinci hayal kırıklığı ise, bu blogda daha önce 2012 de yayınladığımız "Geleneksel Çanakkale Seramiği Yorumları: M.Berrin Kayman" adlı kısa yazı ve görüntüye dair. Burada görseli yer alan 3 farklı seramik form, 2003 yılında M.Berrin Kayman tarafından şekillendirilmiştir. Ayrıca çalışmalar halen özel bir koleksiyondadır.


Buraya kadar bir terslik yok. Ne var ki, fotoğrafları tarafımızca çekilmiş olan bu üç at başlı testiye ait görüntü, ne M.Berrin Kayman’ın izni ne de "Seramik Arşivim" Bloguna haber verilmeksizin ve izin alınmaksızın "Sanat Kahvesi Uluslararası Kültür Sanat Dergisi"ndeki bir makalede kullanmıştır.



Bir düzeye kadar, bu da belki kabul edilebilir, neticede yayın ticari bir yayın değildir. Fakat işin ilginci, makalenin kaynakçasında, bu at başlı testilere ait görüntülerin nereden alındığına dair bilgiye de yer verilmeyiş oluşudur.


Böyle olunca da bahsettiğimiz at başlı testiler, yazarın kendisine ait çalışmalar gibi algılanmakta, bu sayede yazar kendine haksız bir prestij elde etmektedir. Makalenin kötü kısmı ise, yazıda izinsiz kullanılan görüntülerin, tahrif edilerek kullanılmasıdır. Bu tahrifat yazar ya da yayıncı tarafından yapılmış olabilir. Fakat her iki durumda da, dergi iç sayfasında belirtilen "İlkelerine Uymaya Söz Vermiştir" ibaresine aykırı bir durum olduğu açıkça görülmektedir. Gerçi bu ilkelerin hangi ilkeler olduğu da açıkça belirtilmemiştir. Yazım ve düzenlemeden kaynaklanan bir hata ile ifadenin eksik yazıldığı ortadadır. Cümlenin başında yer alan kısım ise yanlışlıkla, ya da kasten bir alt satırda "Sanat Kahvesi Dergisi Basın Meslek" ifadesiyle devam etmektedir. 



Özetle buradan anlaşılan "Sanat Kahvesi Dergisi Basın Meslek İlkelerine Uymaya Söz Vermiştir" şeklinde düşünülerek verilen söz, yazım hatası nedeniyle anlamsızlaşmış durumdadır. Bu durumdan duyduğumuz rahatsızlığı makalnin yazarı ve derginin İmtiyaz sahibi & Yazı İşleri Müdürü olan yetkiliyle görüşüp, gerekli düzeltmenin yapılarak, bir özür yazısıyla birlikte gelecek sayıda yayınlanması ile sorunun çözümüne yardımcı olmak istediğimizi sözlü olarak bildirmemize rağmen, konu ile ilgili tarafımıza herhangi bir bildirim yapılmamıştır.

Ayrıca yazar ile yapılan görüşme sonrasında da, bizce sorun olduğunu düşündüğümüz, belki de intihal olarak adlandırılabilecek durumun çözümü adına maalesef hiç bir olumlu sonuç alınamamıştır.

Burada kişileri rencide etmemek adına, isim ve fotoğraflar parazitlendirilerek yayınlanmıştır. Umarım en kısa zamanda yapılan bu yanlışlığın düzeltilerek, intihal ve benzeri durumlara imkan verilmesinin önüne geçilmesi adına olumlu bir katkı sunulabilir.

Kaynaklar: Fatih Karagül arşivi

26 Eylül 2020 Cumartesi

KOYUNEVİ PROJESİ

Koyun evi, bilenler bilir, bilmeyenler için söyleyelim, adı üstünde koyunlar için yapılmış taş duvar örgülü dairesel bir barınak olarak adlandırılabilir. Aynı zamanda Çanakkale Ayvacık ilçesinde Koyunevi adlı bir köy de vardır. Bu köy Bademli ve Balabanlı köyleri arasında yer almaktadır. Antik Assos kentine 15,6 km. mesafedeki Koyunevi köyü, adını aldığı barınaklarla kültürel kimlik açısından çok önemli bir bağ kurmaktadır. Çevre köylerde çobanlar tarafından otlatılan koyunların sıcaktan korunması için kullanılan bu yapılar, yok olan yerel mimari  örnekleri arasında değerlendirilebilir. Bu hızla devam etmesi durumunda, küçük baş hayvancılığın giderek azalması, koyunevlerine olan ihtiyacı da sona erdirebilecektir. Hatta yakın gelecekte birer harabeye dönüşecekler, belki de Çanakkale’ye büyük kentlerden gelen yazlıkçılar tarafından, sökülen duvar taşları, kendi özel inşaatlarında kullanılmak üzere nakledilecektir. Bu tehlikeler günümüzde mevcuttur.

Gerçekleştireceğimiz projenin ana temasını oluşturan bu yapılar, bir Land art çalışmasına da sütrüktürel olarak temel oluşturacaktır. Corona virüs pandemisi sona erdikten sonra başlayacak olan projede görev almak ve detayları öğrenmek isteyenler mfkaragul@gmail.com adresinden irtibat kurabilirler. Sürece ilişkin detaylar buradan paylaşılacaktır.


Kendimize ait aynı coğrafyada bulunan el değmemiş bir arazide, tabiatta dağınık halde bulunan taşları bir araya getirerek oluşturacağımız projenin, hava fotoğrafından algılanabilir olması hedeflenmiştir. Likenler, yerel bitkiler, hayvanlarla iç içe gerçekleştirilecek proje ile, Çanakkale’ye dair pek çok önem arzeden konu, sanat aracılığıyla ele alınacaktır. Özellikle de küçükbaş hayvancılığın önemi vurgulanmaya çalışılacaktır. Koyun ve keçi üretimi yerel üretici için çok önemli bir geçim kaynağıdır. Bunun dışında, günlük hayattaki pek çok faaliyet de hayvancılığa dayalıdır. Örnek vermek gerekirse koyun yünü olmasa yünlü dokumalar üretilemez. Bunların renklendirilmesi için gerekli boyar maddelerin kullanacağı bitkiler kullanılmaz olur, bu bilgiler gelecek nesillere aktarılmaz olur. Gerçi yünlerin kaynatıldığında bakır kazanlar çoktan üretilmez oldu, makinalarda suni liflerle dokunan motifler, nineden toruna aktarılmaz oldu. Eli belinde motifinin yalnızca kilim ve halıyla sınırlı kalmadığını, aslında kökeninin antik Troia seramiklerine kadar uzandığını anlatan ne bir seramikçi, ne bir müzeci, ne de arkeolog kalmayacak.


Saymaya devam etsek, basit bir dikenin, kimsenin önemsemediği papatyanın, neredeyse hiç bir kullanım alanı kalmayan meşe palamudunun mevzuyla olan bağının önemini vurgulamak, sanat ve zanaat aracılığıyla katkı sağlamak da bu projenin amaçları arasındadır.








6 Nisan 2020 Pazartesi

Viruspunk Seramikler / Viruspunk ceramics

Steampunk, dizelpunk, cyberpunk hayatımıza çoktan girmişti. Artık virüs, mutasyon, hastalık ve ölüm temaları "viruspunk" temasıyla sanat, edebiyat vs. alanlarında görülecek. 1984, Bioshock, Resident Evil, I am Legend, Colony ... türü distopik eser ve yapımlar günlük hayatımızda maalesef daha çok yer alacak.  80'lerden Virus grubunun "Infected" adlı parçasının recover olmasını bekliyorum. "12 Maymun" filmi ise remake olabilir. Hr.Giger ve Zdzislaw Beksinski'nin ise yeniden ön plana çıkma ihtimali oldukça yüksek. Özellikle bu tanıma uygun sayılabilecek Laura C. Hewitt, Hr. Giger, Richard Notkin ve Katsuyo Aoki etkili distopik seramikleri de taklitleri ile artış gösterecektir. Bu süreçten kar etmek isteyen girişimcilere şimdiden bol kazançlar diliyorum.


Laura C. Hewitt, Biomech demlik ve fincan,  kaynak:
Richard Notkin, Cooling Tower demlik (detay), 1984, kaynak:

Hr. Giger, Lanscape XIV, 1972-1973, kaynak:


İnceleme listesi
Dünya salgın listesi, kaynak
Ali Bektaş, İnsanlığı hedef alan biyolojik sikahlar ve Corona virüsü, kaynak
“Strong Tea: Richard Notkin and the Yixing Tradition” 1990, Seattle Sanat Müzesi, kaynak
Bulaşıcı hastalık filmleri, kaynak
10 pandemi filmi kaynak
Imdb top 10 kaynak
Virüs salgını konulu 22 film kaynak
Distopik romanlar kaynak
My Secret Terrius kaynak



Viruspunk Creative Works

25 Mart 2020 Çarşamba

Virütik Seramikler (Covid 19 anısına)

Yaşadığımız küresel Coronavirüs (SARS-CoV-2) krizine dikkat çekip, tedbirli davranmak adına hepimiz sorumluluk sahibiyiz. 26-32 kilovat büyüklüğündeki pozitif-anlamlı tek zincirli virüsün oluşturduğu rahatsızlık Covid 19 olarak adlandırılmakta. Görsel algının akılda kalma etkisi göz önünde bulundurulduğunda, bu tür örnekleri pandemik duyarlılık sağlama adına sanat alanında ele almak, küçük de olsa sürece bir katkı sağlayabilir. Bu düşünceden yola çıkarak, kendi alanım olan seramik aracılığıyla neler yapılabileceğini düşünürken, aklıma birden, bu fikre sahip seramikçilerin yaşadığımız kriz öncesinde neler üretmiş olduklarına bakmak geldi. Dolayısıyla bu kısa yazıda, durum tespiti yaparak, virüs ve mutasyon konularında neler üretilmiş olduğu saptanmaya çalışıldı.

Corona virüsün elektron mikroskop görüntüsünde taç benzeri çıkıntıları fark edilebilmekte. Crown-like protrusions can be seen on the coronavirus in electron microscope images.

Corona virüsün elektron mikroskop görüntüsünde taç benzeri çıkıntıları fark edilebilmektedir. Belirtmeden geçemeyeceğim, 94 yılında mezuniyet çalışmam için mikro düzeydeki hücrelerin, makro düzeydeki mutasyonları ile ilgili bir mekan düzenleme projesi şekillendirmiştim. Ne yazık ki bu projeme ilişkin geriye çok kısıtlı materyal kalmış durumda. Atölye mezuniyet projemin sorumlusu çok değerli hocam Prof. Beril Anılanmert’in arzusunu kırmayarak çalışmamı iki kez tekrar ederek mezun olma şerefine nail olmak gerçekten de ilerideki akademik hayatım için oldukça motive ediciydi.

Bu konu üzerinde bir şeyler yazmak istememin bir diğer nedeni de, konunun yakın gelecekte postmodern bir tavırla zıvanadan çıkacak olması endişesini taşıyor olmam. İçinde yaşadığımız tüketim toplumunda, yaşadığımız salgının ardından, edebiyat, sinema, roman, belgesel gibi alanlarda konunun enine boyuna ele alınacağına eminim. Dolayısı ile çorbada tuzumuz olur da farkındalık yaratabilirsek mutluluk verici olabilir.

Maalesef kendi çalışma görsellerime yer veremeden, dört yabancı meslektaşımın seramik malzemeyle ürettikleri örneklere değinmenin daha faydalı olacağı düşüncesindeyim. Sasha Bakaric ilk ele almak istediğim seramikçi. Ardından Helen Birnbaum, Kosho Ito ve son olarak ise Pieke Bergmans’ın çalışmalarına değinmek istiyorum.

Hırvatistan’da doğup büyüyen ve günümüzde A.B.D’de yaşayan Sasha Bakaric, aslen finans alanında çalışmış olsa da, ödüllü bir seramikçidir. Çalışmalarındaki ilhamını, tüm yaşamın temeli olan çeşitli hücreler ve mikroorganizmaların mikroskobik görüntülerinden almaktadır. İnsanların bakteri ve virüslerle karşılaştıklarında hissettikleri korku ve iticilikten etkilenen Bakaric, çalışmalarını spontane gerçekleştirmektedir. Formlarda çoğunlukla kullandığı koyu renkli pekişmiş çini yüzeyinde terra sigillata ve renkli sırları, kazıma ve astar bezemelerle birlikte kullanmaktadır. Çoğunlukla dekoratif nitelikli seramikleri fonksiyonel ürünlerdir. Vazo, kase, kutu, lamba, küre ve duvar seramikleri üreten seramikçi, çalışmalarının tümünü elektrikli fırında cone 6’da (1222 C derecede) pişirmektedir.

Sasha Bakaric, Virüs vazo,  pekişmiş çini, 10,5x6,5x 9 inç. Sasha Bakaric, Virus vaze,  stoneware, 10,5x6,5x 9 inch

Helen Birnbaum, lisans üstü eğitimini İngiltere’de University of Central Lancashire’da yapmış bir seramik heykeltraşıdır. Bu adlandırma her ne kadar kulağa tuhaf gelse de, “Ceramic sculptor” olarak yurt dışında kullanılmaktadır. Kendisini Temelde seramiği  malzeme olarak kullanan bir heykeltraş olarak adlandırabiliriz. Birnbaum şekillendirmiş olduğu “Viral Satranç” adlı heykelini 2016 da  Bath Fringe ve Warrington sanat festivallerinde sergilemesiyle birlikte etki yaratmıştır. Kendisi bu çalışmasında yer alan satranç taşlarına sembolik anlamlar yüklenmiştir. HIV, AIDS, Hepatit B ve tüberkilozla özdeşleştirdiği günlük karşılaştığımız stratejiler ve şans oyunlarını, satranç oyunu üzerinden aktarır. Birnbaum’un satranç takımındaki biçimler, virüslerin biçimlerinden ilham alır. Şah (kral) HIV ve AIDS, vezir (Kraliçe) Tüberkiloz,  at (şövalye) Hepatit B, Kale (hilebaz) Kuş gribi ve Fil (piskopos) ise bakteriyofaj virüsü üretmektedir. Unutulmamalıdır ki satranç taşlarının adlarının ardında, aslında gizli anlamlar yer almaktadır. Sanatçının çalışmasında bu anlamlara gönderme yaptığı ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Küresel anlamda söz sahibi güçlerin gerçekte topluma sundukları mecazi anlamda bu şekilde ifade edilmiş olmalıdır. Yöneticilerin, onların ekiplerinin ve fedailerinin, özellikle iyilik timsali koruyucuları ve asla vaz geçilemeyen din adamlarının gerçekten de toplumsal açıdan ne denli önemli kişiler oldukları daha anlamlı vurgulanmaz! Satranç tahtasındaki karelerin düzensizliği virüslere dengesiz bir ortam sağlarken, kare yüzeylerde yer alan yazılarda ise insanlara yapılan ayrımcılık ve yaftalamalar hakkında yazılmış kelimeler bulunmaktadır.

Helen Birnbaum, Virütik Satranç. Helen Birnbaum,Virutic Chess (detay/detail)

Sasha Bakaric ve Helen Birnbaum’un çalışmalarında genellikle, virüs yapılarında yer alan proteinlerin farklı renklerle şekillendirilmiş oldukları görülmektedir. Corona virüsün mikroskobik görüntüsünde yer alan taç benzeri çıkıntılar da, S proteini (çivi glikoprotein) olarak uzmanlarca tanımlanmıştır. Bu S proteini, renklendirilmiş mikroskobik görüntüde türkuvaz mavi arasında bir renktedir. Virüsün küresel gövdesinin yüzeyinde yer alan diğer iki protein ise (E ve M proteinleri) daha küçük boyutludur. Sasha Bakaric ve Helen Birnbaum‘un çalışmalarında S proteini benzeri çıkıntılar, belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu tür proteinlerin biçimlerde belirgin etkisi bulunmaktadır.

Virüs adlı kitabı bulunan Japon seramikçi Kosho Ito, ülkesinde deneysel bir sanatçı olarak tanınmaktadır. Tate galeri tarafından 2002 de yayınlanan kitabında bahsedildiği şekliyle, kendisinin farklı pişirim tekniklerini kullanarak şekillendirdiği büyük ölçekli organik düzenlemeleri önemlidir. Çalışmaları Japonya'daki müzeler ve koleksiyonlar tarafından büyük saygı görmesine rağmen, ilk kez İngiltere'de sergilenmiştir. 1932 doğumlu olan Ito, 1970’den itibaren kıvrımlı köşeleri olan ve yüzeyde dokunun yer aldığı organik biçimler üretmektedir. Kullandığı biçimler genellikle koza ve tohum gibi birincil yaşam formlarına benzemektedir. Bernard Leach ve Shoji Hamada ile dostluk bağı olan Ito, Japonya’nın Moshiko yakınlarındaki bir kasabada yaşamaktadır.

Kosho Ito, Virus

Londra Royal Collage of Art mezunu Hollanda’lı Pieke Bergmans farklı malzemeler kullanarak tasarımlar üreten çok yönlü bir sanatçıdır. Milan Via Tortona’da kurduğu atölyesinde çalışmaktadır, Avrupa Seramik Çalışma Merkezi’nde Madeije Fleuren ile birlikte birlikte gerçekleştirdiği “Benzersiz ve Sınırsız” serisinde ekstrüder kullanarak ürettiği seramik tüpleri kullanmıştır. Ekstrüderden çıkan parçalar farklı şekilde rastgele kesilerek yüzeye bırakıldığında yığılıp, kendine has deforme bir biçime dönüşür. Formların görünümü cam virüs tasarımlarına benzerdirler. Görsel etki açısından değerlendirildiğinde Kosho Ito’nun seramiklerine daha yakındır. Parazit ve virüs teması ile ürettiği cam aydınlatmalarının üretim sürecinde Royal Leerdam Crystal ve Solid Lightning Design ile birlikte çalışmıştır. Bu aydınlatmalar aslında ampullerin ta kendisidir. Daha önceki çalışmalarında kullandığı üfleme camın görsel diliyle bütünleşen “Virüs” adlı tasarımında görülmemiş bir zarafet düzeyine ulaşmıştır. DNA ları mutasyona uğramış, sakatlanmış, garip ve iyileşemeyen virüslü enfekte ampuller ilk kez 2008 yalında Milan’da ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu tasarım 2008 “Design Miami/Basel” tasarım fuarındaki büyük avizede yer alarak, mecazi anlamda bu güne kadarki en etkileyici enfeksiyon olmuştur. Burada iki farklı malzeme ile benzer bir hedefe ulaşma çabası güdüldüğü söylenebilir.

Pieke Bergmans, “Benzersiz ve Sınırsız” serisinden. Pieke Bergmans, from the "Unique and Limitless" series

Eva Zathraeus 1998 de Göteborg’daki HDK üniversitesinden yüksek lisans derecesiyle mezun olmuştur. Ödem atölye bünyesinde elde şekillendirdiği virüs heykeli, konu paralelinde üretilmiş diğer bir çağdaş örnektir. Bu çalışma dünyanın mikroskobik düzeyde nasıl göründüğüne dair bir dışavurum olarak değerlendirilebilir. Form tasarımında yoğun ve belirgin olarak kullanılan tekrar öğesi ile, doku etkisi güçlü bir biçimde vurgulanmıştır. Yaklaşık iki ay süren üretim sürecinin son aşamasında, sır üstü lüster dekor pişirmiş yapılmıştır. Kullanılan platin lüster, sivri parçaların uçlarında kullanılmıştır. Böylelikle açık renk sırlı monokrom heykelde, ışık gölge etkisi ile derinlik hissi uyandırılmaya çalışılmıştır. Doku etkisini oluşturan tekrar eden birimler, virüslerin yapısında yer alan E ve M proteinleri ile ilişkilendirilebilir. Farklı bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, bu heykel için bir deniz kestanesinin de esin kaynağı olduğu düşünülebilir. 

Eva Zathraeus'un çok fazla kopyası üretilen bir heykeli, 36x36x36 cm. A statue of Eva Zathraeus, of which many copies were produced, measuring 36x36x36 cm.


Son olarak aşağıda Almtaler Kinderatelier’de Gabriele Gruber-Gisler tarafından çocuklarla birlikte salgın sürecinde şekillendirilen Corona virüsün, yok edileceğine yönelik umut dolu bir girişim gerçekleştirilerek, şekillendirdiği ve pişirmediği kili bozup deforme ederek, verilen biyolojik savaşa olumlu bir gönderme yapılmıştır.




Kaynaklar:
Yoshiaki İnui, (2002), Kazuko Todate, “Kosho Ito: Virus”, Tate Gallery Publishing
https://sarkac.org/2020/02/kod-adi-covid-19/
http://web.archive.org/web/20200320162352/
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51177538
https://newatlas.com/health-wellbeing/study-covid-19-spread-china-mild-undocumented-cases-stealth-transmission/
https://www.newscientist.com/article/mg24532743-500-were-beginning-to-understand-the-biology-of-the-covid-19-virus/
http://www.yelmonline.com/article_8d5d919c-e8fc-5df5-bead-650f64734c84.html
https://www.frankisart.com/sasha-bakaric
https://sashaceramics.weebly.com/lamps.html
https://www.centreofceramicart.org.uk/rethink/artist-helen-birnbaums-viral-chess/
https://coolhunting.com/design/pieke-bergmans/
https://www.tate.org.uk/whats-on/tate-st-ives/exhibition/kosho-ito
https://dogwoodbotanical.com/herbal-medicine-covid-19/
http://connecting.thedots.nl/interview-pieke-bergmans-m19/
https://www.dezeen.com/2008/12/05/pieke-bergmans-for-al-sabah-art-design-collection/

Viruspunk Creative Works

We all have a responsibility to draw attention to and take precautions against the global Coronavirus (SARS-CoV-2) crisis we are experiencing. The illness caused by a single-stranded positive-sense virus of 26-32 kilowatts in size is called Covid-19. Considering the impact of visual perception on memorization, addressing such examples in the field of art to raise pandemic awareness can make a small contribution to the process. Starting from this idea, while considering what could be done through my own field, ceramics, it suddenly occurred to me to look at what ceramic artists who shared this idea had produced before the crisis we are experiencing. Therefore, in this short essay, an attempt has been made to identify what has been produced regarding the virus and its mutations by making an assessment of the current situation.

In electron microscope images of the coronavirus, crown-like protrusions can be observed. I must mention that in 1994, for my graduation project, I designed a spatial arrangement project concerning micro-level cells and their macro-level mutations. Unfortunately, very limited material remains from this project. It was truly motivating for me to graduate after repeating my work twice, at the request of my esteemed professor, Prof. Beril Anılanmert, who supervised my graduation project workshop, and this was very rewarding for my future academic life.

Another reason I wanted to write about this topic is my concern that it might spiral out of control with a postmodern approach in the near future. In the consumer society we live in, I'm sure that after the pandemic, this issue will be thoroughly explored in various fields such as literature, cinema, novels, and documentaries. Therefore, if we can contribute even a little to raising awareness, it would be very rewarding.

Unfortunately, I can't include images of my own work, but I think it would be more useful to discuss examples of ceramic art produced by four foreign colleagues. Sasha Bakaric is the first ceramist I want to address. Following her, I'd like to discuss the works of Helen Birnbaum, Kosho Ito, and finally, Pieke Bergmans.

Sasha Bakaric, born and raised in Croatia and now residing in the USA, is an award-winning ceramist, although originally working in finance. She draws inspiration for her work from the microscopic images of various cells and microorganisms that form the basis of all life. Influenced by the fear and repulsion people feel when encountering bacteria and viruses, Bakaric creates her works spontaneously. She primarily uses dark, hardened ceramic surfaces with terra sigillata and colored glazes, along with etching and slip decorations. While her ceramics are mostly decorative, they are also functional products. Producing vases, bowls, boxes, lamps, spheres, and wall ceramics, she fires all her pieces in an electric kiln at cone 6 (1222°C).

Helen Birnbaum is a ceramic sculptor who completed her postgraduate studies at the University of Central Lancashire in England. While this term may sound strange, it's commonly used abroad as "Ceramic sculptor." Essentially, she can be described as a sculptor who uses ceramics as her primary material. Birnbaum gained attention in 2016 with her sculpture "Viral Chess," exhibited at the Bath Fringe and Warrington art festivals. In this work, she imbues the chess pieces with symbolic meanings. She uses the game of chess to represent everyday strategies and games of chance, associating them with HIV, AIDS, Hepatitis B, and tuberculosis. Birnbaum's chess set is inspired by the shapes of viruses: the king represents HIV and AIDS, the queen represents tuberculosis, the knight represents Hepatitis B, the rook represents avian influenza, and the bishop represents the bacteriophage virus. It should not be forgotten that the names of the chess pieces actually contain hidden meanings. It is highly probable that the artist is alluding to these meanings in his work. This is likely a metaphorical expression of what global powers truly offer to society. The true importance of rulers, their teams, and their henchmen, especially their benevolent protectors and indispensable religious figures, could not be more meaningfully emphasized! While the irregularity of the squares on the chessboard provides an unstable environment for viruses, the inscriptions on the square surfaces contain words about discrimination and stigmatization against people.

In the studies by Sasha Bakaric and Helen Birnbaum, it is often observed that the proteins in the viral structures are shaped with different colors. The crown-like protrusions seen in the microscopic image of the coronavirus have also been identified by experts as S proteins (spike glycoproteins). This S protein is a color ranging from turquoise to blue in the colored microscopic image. The other two proteins (E and M proteins) located on the surface of the virus's spherical body are smaller in size. In the studies by Sasha Bakaric and Helen Birnbaum, S protein-like protrusions are clearly visible. These types of proteins have a significant effect on the shapes.

Kosho Ito, the Japanese ceramicist who authored the book *Virus*, is known in his country as an experimental artist. His large-scale organic arrangements, shaped using various firing techniques, are significant, as described in his book published by the Tate Gallery in 2002. Although his work is highly regarded by museums and collections in Japan, it was first exhibited in the UK. Born in 1932, Ito has been producing organic forms with curved corners and textured surfaces since 1970. The forms he uses often resemble primary life forms such as cocoons and seeds. A friend of Bernard Leach and Shoji Hamada, Ito lives in a town near Moshiko, Japan.

Pieke Bergmans, a Dutch graduate of the Royal College of Art in London, is a versatile artist who creates designs using diverse materials. Working from his studio on Via Tortona in Milan, he collaborated with Madeije Fleuren on the "Unique and Limitless" series at the European Ceramics Centre, where he used ceramic tubes produced with an extruder. The extruded pieces are randomly cut and placed on a surface, where they pile up, transforming into a unique, deformed shape. The forms resemble glass virus designs, but are visually closer to Kosho Ito's ceramics. He collaborated with Royal Leerdam Crystal and Solid Lighting Design on the production process of his glass lighting fixtures, which are essentially light bulbs. His design "Virus," which integrates with the visual language of blown glass used in his earlier works, achieves an unprecedented level of elegance. These infected light bulbs, with their mutated, damaged, strange, and incurable DNA, first appeared in Milan in 2008. Furthermore, this design, featured in the large chandelier at the 2008 “Design Miami/Basel” design fair, became, metaphorically speaking, the most impressive infection to date. It could be said that here, an attempt was made to achieve a similar goal using two different materials.

Eva Zathraeus graduated with a master's degree from HDK University in Gothenburg in 1998. Her hand-sculpted virus sculpture, created within the Ödem workshop, is another contemporary example produced in line with this theme. This work can be considered an expression of how the world looks at a microscopic level. The textural effect is strongly emphasized through the intense and prominent use of repetition in the form design. In the final stage of the production process, which lasted approximately two months, the overglaze luster decoration was fired. Platinum luster was used on the tips of the pointed pieces. In this way, a sense of depth is attempted to be created in the light-colored glazed monochrome sculpture through the effect of light and shadow. The repeating units that create the textural effect can be associated with the E and M proteins found in the structure of viruses. From a different perspective, it can be considered that a sea urchin was also a source of inspiration for this sculpture.

Finally, at Almtaler Kinderatelier, Gabriele Gruber-Gisler, together with children, carried out a hopeful initiative during the pandemic to eradicate the Coronavirus (below), shaping and deforming the clay that it had molded but not baked, thus making a positive reference to the biological warfare being waged.

10 Şubat 2020 Pazartesi

Metropolitan Müzesinin sunmuş olduğu dijital kitap uygulamasına bir örnek olan Çin seramikleri hakkında bir el kitabı adıyla yayınlanmış çalışmaya görseldeki linkten ulaşılabilir. Pdf olarak indirilebililen sayfalardan oluşan 19189 baskısı kitap 383 sayfadan oluşmakta.


Ayrıca yine aynı müze arşivinde çömlekçilik ile ilgili yayınların bulunabileceği yayınların listesi ve seramik ile ilgili yayınların listesine de buradan ulaşılabilir. Bahsedilen yayınlar yalnızca sergiler alt başlığında yer almaktadır. Tüm yayınları kapsamamaktadır. Detaylı arama ile çok daha fazla kaynağa ulaşılabilir.

23 Ocak 2020 Perşembe

Ne Olacağım?

70'li yıllarda Gelişim Yayınlarının çıkarmış olduğu ve bizim kuşağın kütüphanelerinde bulunduğunu bildiğim önemli ansiklopediler yer alırdı. Bu ansiklopedilerden biri ise çocuklar için çok önemli temel bilgileri içermesi bakımından çok değerli idi. Fasiküllerinden biri "Ne Olacağım" adını taşıyan yayın, o gün için temel sayılabilecek 500 meslek hakkında, görsellerle desteklenerek çocukların anlayabileceği bir dille yayınlanmıştı. Burada yer alan maddelerden 3 tanesi ise şu anki mesleğimizin konusunu oluşturan seramikçiler için, nostaljik gelebilecek bilgiler içermekte.



Geçmişe baktığımda, meslek olarak seramikçiliği seçeceğimi o günlerde belirlemem tabi ki imkansızdı. Fakat şu an, doğru bir tercih yapmış olmaktan dolayı çok mutluyum. Hele ki insan sevdiği işi yaptığında, aslında hiç çalışmadığını fark ediyor. Güzel olan da bu. Günümüzde sürekli kurslara, dershanelere giden ya da özel ders alan gençleri gördükçe, özellikle de ilk okul düzeyinde olanları, yarış atı misali sınav heyecanı yaşayanlara, hep aynı tavsiyeyi veriyorum.

"Gerektiği kadar öğren ve çalış". Ben hayatım boyunca sınavlar da dahil, zorunlu durumlar için hep bunu uyguladım. Sevdiklerim ve zevk aldıklarım için ise "Üstüne düşerek, yorulana dek çalış". Gençlere de tavsiyem bu yönde. 

Herkes doktor ya da mühendis olmak zorunda değil. He ne kadar ansiklopedi kapağında yer alan bir çocuk doktor görüntüsü yer alsa da, bu uygulamanın da, zihni etkileyen bir yöntem olduğunu düşünüyorum.

Aşıklı Höyük'te10 bin yıl önce ilk beyin ameliyatı (trepanasyon). Kaynak

Düşünün bir kere; neolitik çağ insanı için ebeveynler çocuklarına ne tavsiye ediyordu acaba? "Doktor ol çocuğum, bak Çayönü ve Aşıklıhöyük'te trepanasyon  yapıyorlarmış cerrahlar, sen de onlar gibi ol, çok kazanırsın!" ya da, kafatası delmek için gerekli dilgileri yapan taş yontma ustasına, "uçlar Hasandağ obsidyeninden olsun, onlar daha hassas" diyen bir zamane cerrahı mı? Hiç sanmıyorum.

Aşıklıhöyük'te kullanılan cerrahi obsidyen dilgiler. Kaynak:

Ebeveynler bence çocuklarının çömlekçi olmalarını isterlerdi. Günlük ihtiyaç duydukları tüm kap kacaklar, tapındıkları tanrı ve tanrıçalarının suretleri maalesef bu günkü gibi CNC de 3 boyutlu şekillendirilmeye başlamamıştı henüz. Tabi ki pek çok sulak alan kıyısında doğup gelişen antik çağ toplumlarında, çömlekçilerin önemli bir yeri olmalıydı.

Klozomenai'de bulunmuş seramik lahit, İzmir arkeoloji müzesi (Fotoğraf: Fatih Karagül)

Mezarlarını bile seramik lahitler ya da küplerden oluşturmuş Anadolu halkı ile aynı coğrafyada yaşayan bizler, bir zamanlar tuvalet kağıdı yerine seramik diskler ile ile temizlendiğimizi bile bilmezken, gelecekte tabi ki çocuklarımıza "aman çocuğum doktor ol, iyi para kazanırsın, hayatımız kurtulur" derken, antik çağ beyin cerrahlarının operasyonlarını para için değil de, yalnızca insan hayatı için gerçekleştirdiklerini, toplumuzun ne kadarı bilebilecekti?

Küp mezar (pithos), İzmir arkeoloji müzesi, (Fotoğraf: Berrin Kayman)


Kaynakça
-Monlau , S., Monlau, G., Monlau, P., “Ne olacağım, 500 Meslek”, Baskan Yayınları, İstanbul, 1974
-Hasan BAHAR, Hatice Gül KÜÇÜKBEZCİ (2018), "NEOLİTİK ÇAĞ’DA KONYA’DA TİCARET" Konya Kitabı XVI, 1.Cilt, KTO Karatay Üniversitesi ve Konya Ticaret Odası, Konya, s.33-40
-Nalan Damla Yılmaz Usta (2015), "Antik insanın sosyokültürel yaşamını yansıtan bazı diş ve iskelet sistemi anomalileri" International Journal of Social Sciences and Education Research, Volume I (2), s.551
-Serdar ASLAN (2013), "KLAZOMENAİ LAHİTLERİNİN ÜRETİMİ DOĞRULTUSUNDA GELİŞTİRİLEN SERAMİK PİŞİRİM YÖNTEMLERİ" Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İZMİR
-Tuncay ERCAN vd. (1990), "KUZEYBATI ANADOLU OBSİDİYEN BULUNTULARININ KAYNAK BELİRLEME ÇALIŞMALARI" Jeoloji Mühendisliği, Mayıs, s.19-32
-Süheyla Melike ZEREN-HASDAĞLI (2014), "İZMİR ARKEOLOJİ MÜZESİ’NDEKİ 2724 NUMARALI KLAZOMENAİ LAHİTİ", Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 7, Ocak, s. 157-181
http://www.hurriyet.com.tr/10-bin-yil-once-ilk-beyin-ameliyati-yapilan-kaf-40920902
https://www.cnnturk.com/kultur-sanat/iste-10-bin-yil-once-ilk-beyin-ameliyati-yapilan-kafatasi

5 Aralık 2019 Perşembe

From Troia Gold Sauce cup to Vessel Shaped Ceramic Sculpture Design.


I think that the visuals that I decided to share about the design and production of the original container designed for the Troia exhibition held in 2018 may be useful for young students and designers. The main issue that is tried to be emphasized here is how a local value can be used as a source of inspiration in design. In addition, an attempt was made to emphasize the transformation of a metal sauce container into a boat appearance that can be used for the same purpose, without completely moving away from the appearance of the original container.


Troian golden sauce pot

Fatih Karagül, Vessel shaped Troia pot, 2018





The form, on which a stoneware lining is applied on the hardened tile, was hand-shaped using the plate method and fired at 1240 degrees C and is unglazed. The textures on the surface of the form were tried to be highlighted with the application of light color primer. The parallel lines on the surface show similarities with the formation of the vessel form from wooden pieces. It is parallel to the concept of "Naked Clay", which is frequently used in the contemporary sense. The body and handles of the form are compatible with the original form. There is no story in this work. There was no attempt to explain anything. Only an attempt was made to create a new form, and in doing so, it was inspired by the golden Troian sauce bowl. The resulting new form is a functional container with a sort of vessel appearance.

Source:
“Troia Sergi” catalogue, Fatih Karagül



4 Aralık 2019 Çarşamba

Biografi


M.Fatih Karagül. 1971 Nişantaşı, İstanbul doğumluyum. Sırasıyla Kartaltepe İlkokulu, Bakırköy Ortaokulu ve Bakırköy Lisesini bitirdim. Yaşadığım apartman İncirli Caddesi üzerindeki Resneli Niyazi Bey Konağın’nın karşısındadır, ki bu konak hayatım boyunca ahşap yapısı ve kahverengi görünümü ile beni hep etkilemiştir. Bakırköy’de geçen 29 yıllık yaşantımın ardından büyük bir arzu ile daha önceden kafama koyduğum ve yaşamayı arzuladığım Çanakkale’ye göçerek yerleştim. Maalesef bu kararı 1992 yılında vermiş olsam da eğitimimi tamamlamak için 7 yıl daha beklemem gerekmişti.

Bakırköy’de şanslı bir ortamda çocukluğum geçti. Şanslı diyorum çünkü plastik sanatlar dışında, film ve televizyonlarda severek izlediğimiz önemli sanatçıları, günlük hayatta görebilmek, yanlarında yürüyüp, gözlerinin içine bakabilmek çok farklı bir durumdu benim için. Hatırlayabildiklerim, Cem ve Toto Karaca, Tarık Akan, Üstün Asutay, Nubar Terziyan, Cihat Tamer gibi isimlerdi. Her ne kadar bahçeli müstakil bir ev yerine bir apartman dairesinde yaşamış olsam da, çocukluğumda binanın arkasında oldukça büyük sayılabilecek bir bahçe, üzerine tırmanabileceğimiz, incir, akasya, ceviz ve erik ağaçlarıyla çevreli bir oyun ortamına sahiptim. Kalabalık bir arkadaş ve kuzen kitlesiyle oyun oynayarak büyüme şansım oldu. Çocukluğumdan itibaren sanata merakım ve yeteneğim hep vardı. Bu biraz da çevresel ve genetik olarak da kendini gösterdi diyebilirim. Çünkü birlikte yaşadığım aile bireylerim çoğunlukla bir şekilde sanatla ve yaratıcılıkla ilgilenen ve hayatını bunla kazanan insanlardı.

Rahmetli halam Makbule Karagül, ben doğduğum yıl İDGSA yüksek resim bölümü Adnan Çoker atölyesinden mezun olmuştu. Gördüğümü fark ettiğim ile heykel, halamın seramik çamuru ve cam tozu karışımından şekillendirdiği ve sobada pişirdiği bir totemdi. Resim eğitimi alırken, seramik bölümündeki aarkadaşlarından temin ettiği kırmızı çamura, dedemin kullandığı öğütülmüş cam tozlarını katarak, özgün bir çamur karışımı hazırlamayı başarmıştı. Ayrıca yine ahşap yontu ve taş yontu heykelleri de vardı halamın, akademiden arkadaşlarınca hesiye edilmiş. Belki de bu heykellerle olan yıllarca sürmüş olan ilişkim, heykel şekillendirmemin, temel sebeplerindendir. Aynı apartmanda 3 daire arasında halam ve dedemle birlikte çok yakın ilişki içerisinde çocukluğum geçti. Halamın resimleri ve resim malzemeleri ile birlikte, benden 3 yaş küçük olan halamın oğlu kuzenimle birlikte sıklıkla resim yapardık.

Kaynak: Salt Araştırma Bkz: BEK, G.(2007,666) 

Sonraki yıllarda birlikte resim yapıp çocukluğumu geçirdiğim kuzenim Erdal Kara’da ressam oldu ve günümüzde MSGSÜ'nde Doçent olarak resim bölümünde görev yapmaktadır. Hatta halamın kızı da aynı okuldan mezun olup ressam oldu. Öyle ki daha ilkokul çağından önce halam konulu çalışmalar yaptırırdı bize. Ustaların resimlerinin yer aldığı kitapları halamın kitaplığından alır saatlerce incelerdim.

Dedem “Memet Usta” ise kuyumcu ve müzisyendi. Ud, cümbüş ve bağlama çalardı. El yapımı oyuncaklar yapardı. Ayrıca bir hikaye anlatıcısıydı. Okuma yazması olmadığı halde sayfalar dolusu yerel ve mistik hikayeyi saatlerce hafızasından anlatırdı biz torunlarına, özellikle 70’li yılların elektrik kesintilerinin sıkça yaşandığı mum ışığındaki sohbet gecelerinde. Ayrıca hayal gücümü, fantastik yaklaşımımı besleyen, gerçek dışı hikayelerin önemi olduğunu düşünürüm hep. Dedemin Kapalı Çarşı Çuhacı Han’da atölyesi ve dükkanı vardı. Çok sayıda çırak yetiştirerek ustalığa yükseltti. Meslekten emekli olduktan sonra, evde telkari mücevherler yapardı. Stili farklıydı. Kendi geliştirdiği, telleri kıvırarak aralara eklediği değerli taşlarla tasarımlar yapardı. Cam da çalışır, göz boncukları yapardı. Bizzat Almanya’ya gidip satın aldığı Conrad Naber (Nabertherm) fırını hala aktif durumdadır ve bana halam tarafından devredilmiştir. Dedemin, benim için en değerli mirasıdır bu fırın. Dedemin çalışmaları sırasında ben de kimi zaman dedeme çıraklık yapar, el matkabı ile inci deler, haddeden tel çekerdim. Sıklıkla da izleyerek altını ateşte eritmesini ve kezzapta küp içerisinde altını ayrıştırmasını merakla dinleyerek öğrenirdim. Bir nevi simyacıydı gözümde dedem.

Öte yandan diş hekimi olan amcam Ali Rıza Karagül, muayenehanesinin arkasında kurduğu laboratuvarında protez şekillendirirdi, bunların bir kısmı altın ve krom iken bir kısmının porselen olduğunu sonraları fark edebildim. Ayrıca şekillendirme becerisi nedeniyle kayıp mum tekniği ile metal heykelcikler ve madalyonlar da üretirdi. 70’li yıllarda kıyafetlerin üzerine takılan iri madalyonlar çok moda idi. Düşük ısıda eriyebilen, ürettiği özel bir alaşımla şekillendirdiği tanrı “Bes” heykellerini yıllar sonra Bodrum’da bir hediyelik eşya dükkanında satılırken gördüğümü de hatırlıyorum. Amcamın o laboratuvarda, bana göre ise atölyede, erittiği metallerin, polyesterin ve ispirtonun kokusu ilk kez belleğime kazımıştı. Rahmetli amcamı her ziyaretimde ki, yürüyerek muayenehanesine rahatlıkla gidebildiğim bir mesafede idi, canım sıkıldıkça kaçamak yapmak için bile giderdim, atölye atmosferinin beni sonraki yıllarda ne derecede etkilediğini ve üç boyutlu şekillendirmeye yönlendirdiğini sonraları fark etmişimdir.

Rahmetli babam her ne kadar tıp doktoru olsa da, sırf çocukken sıkıldığımda beni oyalamak için karikatürler çizerek o karakterleri de sesli olarak canlandırırdı. Adını hatırlayamadığım bir “hayali” nin yanında çocukken çıraklık yapmışlığı vardı. Bir antolojide şiirleri yayınlanmışlığı da vardı babamın. Annem Hümeyra Karagül ise, maalesef güzel sanatlara yeteneği olmayan fakat kendi mesleğinde yetenekli bir jinekologdur. Her ikisinin yoğun çalışma temposu nedeniyle, çocukluğum dede, hala, babaanne üçgeninde büyüyerek geçti. Akşam saatlerinde zaman zaman dedem ud çalarken, babam da kanunu ile eşlik eder, ardından büyük dayım da akordiyonu ile trioyu tamamlardı. Bahsettiğim dayım da, aynı apartmanda üst kattaki dairede yaşardı ve o da kuyumcu idi. Bir dayım daha vardı ki o da yine aynı apartmanda yaşardı ve mesleği ise hassas kuyumcu terazisi üreticisi idi. Böylelikle aynı apartmanda yaşayan 5 hane akraba olmuş oldu ve burada yaşayan insanların büyük bir kısmı tüketici değil, emeği ile üretici insanlardı.

Tüm bu sanatla dolu üretimi yaşayarak çocukluğumu tamamlayan ben, halamın tavsiyesi ve yönlendirmesi ile 1990 yılında Mimar Sinan Üniversitesinde seramik eğitimime başladım. Üniversiteden önce İstasyon Sanat Akademisinde 1 yıl Sabri Berkel’in de öğrencisi olma şerefine eriştim. Lisede fen kolu okuduğum için sanat tarihi dersi hiç almamıştım. Fakat İstasyon Sanat Akademisinde Hocamız Hülya Düzenli Koç ile ilk sanat tarihi derslerine başladığımızda, doğru yolda olduğumu yaşadığım heyecandan anlamıştım. Musrafa Pancar, Selçuk Fergökçe, İrfan Okan hrp hocalarımızdı. Ardından geçen zamanla sanat tarihi ve arkeolojiye olan ilgim giderek arttı. Üniversitedeki derslerde bir yere kadar bu boşluğu aldığım eğitimle doldursam da, 92 yılında seramik sanat tarihi dersimize giren hocamız Doç. Dr. Zeki Sönmez, ilk kez arkeolojik seramiklerle ilgili teorik bilgiler verdiğinde, derslerini eksiksiz takip etmeye başlamıştım. Bu derslerin ardından İstanbul Arkeoloji müzesi dahil gezdiğim her müzeyi daha farklı bir gözle incelemeye başladım. Bu durum hala aynı şekilde devam eder. Özellikle seramikle ilgili sergilenen her örneği olabildiğince inceler ve fotoğraflar, bilgilerini kaydederim. Gelecek yıllarda bu örnekler hem derslerimde öğrencilerime eğitim materyali olur hem de tasarımlarımda ve çalışmalarımda bana kaynak oluşturur. Aynı yıl, seramik sanat tarihi derslerinde teorik ve dia eşliğinde öğrenme fırsatı bulduğum bir kısım seramiği, seramik restoratörü olarak Assos Arkeolojik kazısına gönüllü olarak gitmemle, gerçeklerine dokunarak inceleme fırsatına kavuştum. Bu konuda o dönem staj danışmanım olan Doç. Gül Özturanlı’nın yönlendirmesi hayatımda yeni bir dönüm noktası oluşturdu diyebilirim.

1992 den 1997 yılına dek kesintisiz 6 sezon devam eden restorasyon çalışmalarım sırasında, lisans ve yüksek lisansı bitirmiş, sanatta yeterliğe başlamıştım. Yüksek lisans tez danışmanım benim Assos kazısına gitmeme vesile olan Yüksek Lisans tez danışmanım olarak seçtiğim Doç. Gül Özturanlı idi ve tez konum bir şekilde arkeoloji ile bağlantılıydı. Ana tanrıça ve figür o yıllarda çok ilgimi çekiyordu. Bu süreçte öğrenci iken rahmetli Ünal Cimit’in atölyesinde çalışmamın da etkisi olmuştu. Atölyede çalıştığım dönemde Ünal Hoca’nın seramik ve bronzdan üretmiş olduğu anatanrıça/kibele heykelleri oldukça ilgimi çekmişti. Ekspresyonist figüratif soyutlamaları benim için o dönem çok başarılıydı ve hala aynı fikirde olduğumu da belirtmek isterim. Sonraları Ünal Cimit etkisinde ürettiğim seramik kibele heykellerim oldu. Bunların bir kısmı bir vefa borcu olarak sempozyumlarda da bildiri olarak sunuldu ("Seramik Tasarımında Ekspresyonist Figüratif Soyutlama", 2.Uluslararası Pişmiş Toprak Sempozyumu, ESKİŞEHİR, TÜRKIYE, 17-30 Haziran 2002, pp.196-196) ve bir çalıştayda ("5. İsli pişirim çalıştayı", Dokuz Eylül Üniversitesi, Haziran-2006) uygulamalarla somutlaştı. O dönem renk ağırlıklı çalışmalar ürettiysem de, sonraları monokrom ve sırsız seramiğe yöneldim. Bu durum günümüzde kimi çevrelerce “Naked Clay” olarak da adlandırılmakta.

Sanatta yeterlik eğitimime başladığımda yıl 1997 idi ve tez danışmanım Prof. Gül Özturanlı idi. Her ne kadar arkeoloji ile bağlantılı bir konu çalışmak istemişsem de, mimari ile bağlantılı bir konu çalıştım. Bu seçim de aslında, takip eden yıllarda, mimari temalı seramik heykeller yapmamda önemli bir etken olmuştu. Konu mimari olunca bir şekilde temel yapı elemanı olan kerpiç ve tuğladan itibaren konuyu ele almaya başlamış ve bunların ilk arkeolojik örneklerine değinmeden geçmemiştim. Arkeoloji ile bir şekilde yine bağ kurmuştum. Bu durumdan oldukça keyif aldığımı hatırlıyorum. Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik tezlerimize ek olarak uygulama da yapmamız gerekliydi ve konulara paralel ürettiğim çalışmalarla, mezun olup 2002 yılında Mimar Sinan Üniversitesi İle olan bağım geçici olarak sona ermişti. Ta ki yıllar sonra 2015 yılında Doçentlik jürimin değişen adıyla MSGSÜ’de gerçekleşmesi ve bu jürinin sergi kısmında, yıllarca oluşturmuş olduğum birikim sonunda ürettiğim mimari temalı seramiklerimin teşhir edilmesi ilginç bir sentezdi benim için. Eğitim aldığım öğrencilik yıllarımda, heykeltraş ve mimar hocam Prof.Tülay Baytuğ, tasarım ve biçim alanında en çok istifade ettiğim kişidir. Bana en çok şeyi, cetvelle elime vurarak öğretmiştir. Kendisine olan sevgi ve saygım sonsuzdur. 

Gerçi öğrencilik yıllarımdan itibaren arkeoloji ve antikiteye olan ilgim nedeniyle şekillendirdiğim heykellerde hep bir şeyler deneyerek keşfetmeye çalıştım. Ayrıca heykellerimde yer verdiğim küçük ipuçları ile ne olduklarına dair bilgiler aktarmaya da çalıştım. Bu durum önceleri Mısır ve Mezoamerika uygarlıkları ile ilgili çalışmalarımda yer alırken, Çanakkale’ye yerleşmemle beraber bunun bir hata olduğunu fark ettim. Yaşadığım kent antik çağdaki adıyla “Troas” bölgesiydi. Troia, Apollon Smintheus, Alexandria Troas, Parion, Assos gibi pek çok antik kenti ve mimariyi barındırıyordu. Buralardaki arkeolojik kazılarda ele geçirilen seramikler zaten kentteki müzede sergileniyordu. Deniz kültürü ve 1. Dünya Savaşında yaşanan muharebeler yakın ve güncel dönemle halen bağlantılıyken, bu toprakları konu alan eserler üretmemek bence çok önemli bir hata olurdu. Bu nedenle esin kaynaklarımı yaşadığım topraklardan seçerek çalışmaya devam ettim. İki ve üç boyutlu çalışmalarımda monokrom konstrüktif mimari etkili tasarımlar gerçekleştirerek, bir dizi kişisel sergi gerçekleştirdim. Antikite adlı sergim bu sürecin ilk örneklerinin yer aldığı sergimdir. Ardından Antikite II, Hellespont ve Troia sergilerim oldu. Bu sergi için 24 yıllık birikim oluşturduğumu sonrasında fark ettim. 203 cm. Ölçüsündeki kağıt katkılı porselen "Tabakalaşma" heykelim benim için bir ilkti. Şimdilerde ise Apollon Smintheus antik yerleşimi ve kültü ile ilgili çalışmalar yapmaktayım ve bir sonraki sergi temam da bu olacak. Akabinde sırasıyla diğer antik kentlere dair çalışmalarım devam edecek.

Tabakalaşma, Hellespont sergisi, 203 cm., kağıt katkılı yumuşak porselen

Kendi adıma her zaman tasarım ve form temelinde çalışmalar yapmaya odaklandım. Hiçbir zaman kötü bir tasarım ya da heykeli, güzel göstermek adına, sır veya dekorla cambazlık yapıp, tasarımı görmezden gelmedim. Daha önce dediğim gibi, bir dönem renkle ilgili çalışmalar ürettim, fakat hep bir tasarım kaygısı olan örneklerdi bunlar. Hiçbir zaman “aaa ne kadar güzel bir kuş yapmış, renkleri de ne kadar güzel” denebilecek bir seramiğim olmadı. Hiçbir çalışmama kuş konmadı! Kavramsal olmak adına bile, o kuş hiç bir zaman benim heykellerime konmadı!

Öğrencilik yıllarımda kütüphaneden başka kaynak bulabileceğimiz imkan yoktu. Nadir de olsa önemli sergiler düzenlendiğinde olabildiğince zaman ayırıp, gerçeklerini gözlerimizle inceleme şansı bulup, gizlice de olsa yüzeyine dokunduğum sergilerdeki seramikler, kendi adıma keyif dolu anlar yaşamama neden olurdu. 1992 yılında Uluslararası Seramik Akademisi MSÜ ev sahipliğinde toplandığında, öğrenci olarak, açılan sergilerde görev almıştık. Ben de hem Yıldız Sarayında hem de Resim Heykel Müzesindeki iki ayrı sergide günlerce nöbetçi sorumlu olarak bulunmuştum. Saatler boyunca, dünyanın dört bir yanından gelen seramikleri incelemenin verdiği keyif ve ayrıcalık duygusu, seneler sonra Midilli adasında katıldığım ilk yurt dışı sergimdeki duygu ile benzerdi. Özellikle sanat tarihi derslerinden sonra kütüphaneye giderek derste anlatılan örneklerin peşine düşerek, orijinal kitaplardan, daha detaylı bilgilere ulaşma çabam, bir nevi dedektiflik gibiydi. Günümüzde bilgiye ulaşmak internet üzerinden o kadar kolaylaştı ki, genç öğrencilerimiz ne yazık ki bu imkanı bile dürüstçe kullanamamakta. Kendilerine verdiğimiz ödev konuları için doğrudan, kendilerine ait olmayan çalışmaları, internetten bularak kendilerinin tasarımlarıymış gibi bize sunmaktalar. Bu durum günümüzde yaşadığımız seramik sorunlarının belki de en başında yer almakta.

Benzeri durumun, çok acı bir şekilde de olsa, bizden önceki kuşaklarda da yaşanmış olduğunu, günümüzde mesleki toplantılarda ve etkinliklerde meslektaşlarımızla yapmış olduğumuz kıyaslamalarla görebiliyoruz. Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğine dek hatta belki biraz daha sonrasında, çok değerli duayenlerin, imkanları çerçevesinde yurt dışına gidip geldiklerinde izledikleri sergiler, dahil oldukları etkinlikler, satın aldıkları kitaplardan, bırakın esin kaynağı olarak yararlanmayı, neredeyse aynısını ürettikleri farklı sanatçılara dair eserler biliniyor.  Bu durum yalnızca sanat alanıyla da sınırlı değil. Bilim alanlarında benzer örnekler de var. Kaldı ki bu durum “intihal” olarak adlandırılmakta ve suç sayılmakta.  Bu durumu bile bile intihal yapan akademisyenlerin varlığını bilmek gerçekten üzücü. Bunlar camiada maalesef çok yüksek sesle asla dillendirilmese de, günün birinde internet denen canavarın ortaya çıkarak kendilerini kıstırabileceklerini hiç akıl edebilirler miydi?

Esinlenmekle, aşırmanın ayrımı maalesef günümüzde net olarak yapılamıyor. Yasalarımızın da bu konuda çok yeterli olduğu söylenebilir mi? Kimi zaman antik mimari bir yapıdaki küçük bir detay, benim için yeni bir heykele başlamak için yeterli olabilirken, kimi zaman, daha önce ürettiğim bir heykelimin bir genç meslektaş tarafından, kötü ve acemice şekillendirildiğini görmek ise acı verici olabiliyor. Ben de esin kaynaklarımı ararken farklı örneklerden yararlanmışımdır. Özellikle Escher ve Piranesi’nin çalışmaları iki boyutlu olsa da beni çok etkilemiştir. Farklı malzemeleri kullanarak yaptığım heykel ve panolarımda, kolaj ve asamblaj gibi yöntemleri görülebilir. Çoğunlukla da atık parçaları değerlendirmeye çalışırım. Spinal konstrüksiyon adlı bir heykelimde, annemin omurgasından ameliyatla sökülen titanyum esaslı bioseramikleri kullanarak ilginç bir heykel şekillendirmiştim.
Spinal Konstrüksiyon, Hellespont sergisi, pekişmiş çini ve titanyum esaslı bioseramik


Fakat özellikle renk ve yapay ışığı çalışmalarıma dahil etmem. Bezeme kullanmak yerine çamurun kendi dokusu ya da ahşapla oluşturduğum doğal dokuyu kullanırım. Zaman zaman mühür baskı ile belirli yerlerde kullandığım meander, Troas bölgesindeki adı menderes olan nehirle bağ kurar. Antik adı Skamandros olan Tanrı da zaten bu bölgenin nehir tanrılarından biridir ve günümüzde Karamenderes nehri olarak adlandırılır. Gerçi Ege kıyılarında pek çok menderes vardır ya. Skamender adı da Skamandros’tan türetilerek terminolojiye dahil olup, kişisel bezeme unsuru olarak kullandığım yegane örnektir. Bu yüzden kendi adıma heykellerimi güzelleştirmek (!) adına, gereksiz bulduğum pek çok uygulamadan kaçınırım.

Yıkıntı, 2018, Troia heykel sergisi, D'art, İstanbul

Bu noktada, çok beğenildiğini şaşkınlıkla izlesem de, alternatif pişirim yöntemleri adı altında envai çeşit acayiplik ve pişirim tekniği bana hiç samimi gelmiyor. Belki hayatta bir kez denenebilir, ama yok at kılı, yok, sütleme ya da mayalanmış mayi ile yıkama gibi yöntemler, tamamen popülist ve ticari yaklaşımlar. Merak ve deneysellik pek çok alanda olduğu gibi seramik üretimi için de geçerli. Ama ortada tasarım ve form yokken, kalkıp da kişinin ortaya şaheserler koyduğunu sanması, bana gerçekten eğlendirici geliyor. Sırf merak uğruna değişik reçetelerle kağıt katkılı seramikler üretmek, bu konunun dışında tutulabilir. Antikite ve Hellespont sergilerim sürecinde kullandığım kağıt katkılı pekişmiş çini ve porselen çalışmalarım oldu. Hellespont sergim için şekillendirdiğim kağıt katkılı porselen heykellerimden en uzunu 203 cm. olup, Troia’nın 9 katlı tabakalaşmasını temsil etmektedir. Bu heykelimin küçük bir versiyonu ise Troia sergimde yer aldı ve bir koleksiyoner tarafından satın alındı. 2013 yılı temmuz ya da ağustos ayında hazırladığım, zirkon ve alimüma katkılı pekişmiş çini manganlı kağıt katkılı seramiğim deneysel amaçlı üretilmişti. Plastikliğinde yaşanan şekillendirme zorluğu nedeniyle, bu çalışmamı kolaj olarak tamamlayıp, Troia sergimde ve Renkler Grubu Beyaz sergisinde yer aldı.

Kağıt, zirkon, alimüma ve manganlı  katkılı pekişmiş çini kolaj, 2013

2018 yılında Çin Changchun kentindeki Uluslararası Sempozyumda, bir seramikçi olmaktan dolayı gurur duymuştum. Organizasyonun bir seramikçiye layık olan verilebilecek ve sunulabilecek her şeyi samimi ve en sade haliyle bizlere sundukları için. Bir seramik müzesinde eserlerle dolu tarihi binada hem çalışıp, hem o binada konaklamak, canın istediğinde gece yarısı kalkıp çalışmaya devam edebilmek, beslenme, barınma, seyahat masraflarının tümünün karşılandığı, üstüne bir de çalışmalarınızın belge karşılığında telifi ödenerek müze koleksiyonuna alındığı bir organizasyonun sergisinde, basına röportaj verip çalışmalarınızın detaylarıyla anlatılmasının istenmesi geçekten gurur verici. Ayrıca o yıl hem Troia yılı idi ve ben de İstanbul D’art Galeri’de Trioa sergimi açmıştım. Çok hazırlıklıydım. Etkinlik süresince Troia ile ilgili iki yeni heykel yaptıktan sonra bir de kendi kişisel yorumum olan farklı bir Troia atı şekillendirdim. Atı gören müze müdürü meğer, at hayvanını çok severmiş ve benim yaptığım heykeli de görünce mest oldu. Aslında o heykeli yanımda götürmeyi dahi düşünmüştüm fakat sonrasında bırakmamın onları da benim kadar mutlu kılacağını farkettim ve bıraktım. Bu etkinlik hem Troia’nın ve Çanakkale’nin hem de Türkiye’nin tanıtımına katkı sunduğu gibi beni de çok gururlandırmıştı.

Changchun'da Troia Atı

Son dönemdeki Türk seramiğinin uluslararası yerine dair bir değerlendirme yapmak gerekirse, daha geçen hafta sonuçlanan 10. Kore Bienalinde ben dahil 3 Türk seramikçi vardı. 82 ülke, 1599 sanatçı arasından 3 Türk bu etkinliğe dahil olabiliyorsa daha ne denebilir ki. Benzeri bienallare baktığımızda ise, henüz genç ve yeni organizasyonlarda bu sayı Türk seramikçiler lehine artmakta. Tabi bu durum organizatörlerin de başvuruları reddetmemek adına uyguladıkları bir yöntem olabilir. Fakat her zaman jüriler, ve seçilen katılımcıların kimler olduğu her zaman daha önemli. Bu bağlamda, Türk seramiğini duyurmak adına daha çok yolumuz olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor. Biraz da sorunuzla bağlantılı bir kişisel saptama demek daha doğru olabilir. Bizler sahip olduğumuz kültürel mirası maalesef yeterli ve doğru bir biçimde kullanamıyoruz. Eğer bunu başarabilseydik bu durumda olmazdık.

Yaratıcılık, yetenek, tasarım, bilgi, sabır ve emeğin birleşimidir plastik sanatlar. Eğer seramikten ve seramikçilikten, sanat ve sanatçı olabilmekten bahsedeceksek, güzel olmak zorunda bile değildir bir seramik, eğer bu 6 temel unsur ile birlikte şekillendirilmişse.

2014 yılından itibaren Arte İstanbul'da Yunus Tonkuş ile birlikte gerçekleştirdiğimiz sergi, çalışma ve çalıştaylar sayesinde bronz heykelle tanışma fırsatı bulabilmek, mesleki anlamda yeniliklerin keyfini yaşama şansı sağladı. Özellikle de canlı modelden çalışabilmenin verdiği rahatlık sanırım yakın bir gelecekte yeniden ana tanrıça formlarına dönmeme neden olabilecek. Son dönemde ise heykel alanında danıştığım, fikir ve öğretilerine önem verdiğim tek sanatçı isr Tuğrul Selçuk diyebilirim. Yeni çalışmalarda buluşabilmek umuduyla.


Arte İstanbul'da nü çalışmalarından.

KAYNAKLAR
-BEK, G.(2007), 1970 - 1980 yılları arasında Türkiye'de kültürel ve sanatsal ortam, Hacettepe Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü yayımlanmış Doktora tezi, sf:666
-https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/42054